Watchtower ONLINE KÜTÜPHANE
Watchtower
ONLINE KÜTÜPHANE
Türkçe
  • KUTSAL KİTAP
  • YAYINLAR
  • İBADETLER
  • Bir Öğrencinin Düştüğü İkilem
    Yaşamın Kökeni Hakkında Beş Önemli Soru
    • Evrim teorisinin öğretildiği bir sınıfta bir öğrenci ikileme düşüyor

      Bir Öğrencinin Düştüğü İkilem

      Mert tedirgin şekilde yerinde kımıldanır. Çok saygı duyduğu bir öğretmeni az önce, Charles Darwin’in ve evrim teorisinin bilime ne kadar büyük bir katkıda bulunduğunu ve insanlığı batıl inançlardan nasıl kurtardığını anlatmıştır. Ve şimdi de öğrencilerinden bu konuyla ilgili görüşlerini dile getirmelerini ister.

      Mert bir ikileme düşer. Anne ve babası ona dünyayı ve tüm canlıları Tanrı’nın yarattığını öğretmiştir. Onlara göre Kutsal Kitaptaki yaratılış kaydı güvenilirdir, evrim ise sadece bir teoridir ve kanıtlara dayanmamaktadır. Öğretmeni de anne babası da Mert’e kendine göre doğru olanı öğretmek istiyor. Acaba Mert bu durumda kime inanmalı?

      Her yıl dünya çapında binlerce sınıfta buna benzer durumlar yaşanıyor. Mert ve onunla aynı durumdaki öğrenciler ne yapmalı? Sizce de evrim ve yaratılışla ilgili kanıtları bizzat inceleyip, neye inanacaklarına kendi adlarına karar vermeleri gerekmez mi?

      Aslında Kutsal Kitap da başkalarının öğrettiği şeylere körü körüne inanmaya karşı uyarır. Şöyle der: “Deneyimsiz insan her söze inanır; sağgörülü kişi ise adımını tartarak atar” (Özdeyişler 14:15). Kutsal Kitap ayrıca ‘akıl gücünüzü kullanın’ ve öğrendiğiniz şeylerin doğruluğunu “kendiniz görün” der (Romalılar 12:1, 2).

      Bu yayının amacı, okullarda yaratılışın öğretilmesini isteyen dinsel grupları desteklemek değildir. Bunun yerine amacımız, yaşamın kendiliğinden meydana geldiğini ve Kutsal Kitaptaki yaratılış kaydının bir efsane olduğunu söyleyenlerin iddialarını ele almaktır.

      Öncelikle temel yaşam birimi olan hücreyi inceleyeceğiz. Bu inceleme sırasında hücrenin yapısıyla ilgili bazı şaşırtıcı gerçekleri gözden geçirme fırsatınız olacak. Ayrıca evrim teorisinin temelini oluşturan bazı varsayımları ele alacağız.a

      Her insan, hayatının bir noktasında şu sorunun cevabını bulma ihtiyacı hisseder: Yaratılış mı, evrim mi doğru? Herhalde siz de bu konu üzerinde ciddiyetle düşünmüşsünüzdür. Bu yayın, birçok kişinin yaratılışa inanmasını sağlayan kanıtlardan sadece birkaçını ele alacak.

  • Yaşam Nasıl Başladı?
    Yaşamın Kökeni Hakkında Beş Önemli Soru
    • 1. SORU

      Yaşam Nasıl Başladı?

      Çocukken hiç anne babanıza “Bebekler nereden geliyor?” diye sordunuz mu? Size nasıl bir cevap verdiler? Yaşınıza ve kendi kişiliklerine göre sorunuzu duymazlıktan gelmiş ya da utanarak kısa bir cevapla geçiştirmiş olabilirler. Belki de, sonradan doğru olmadığını öğrendiğiniz uydurma hikâyeler anlattılar. Fakat tabii ki bir çocuğun yetişkinliğe ve evliliğe hazır olabilmesi için er ya da geç bu konuyla ilgili doğru bir bilgi edinmesi gerekir.

      Öyle görünüyor ki, nasıl birçok anne baba bebeklerin nasıl meydana geldiği hakkında konuşmaktan rahatsız oluyorsa, bazı bilim insanları da çok daha önemli bir soru hakkında konuşmaktan uzak duruyor: “Yaşam nasıl meydana geldi?” Bu soruya güvenilir bir cevap almak kişinin hayata bakışını derinden etkileyebilir. Öyleyse bu konuyu ele alalım.

      Döllenmiş insan yumurtası

      Döllenmiş insan yumurtasının yaklaşık 800 kat büyütülmüş hali

      Birçok bilim insanı ne diyor? Evrime inanan birçok bilim insanı yaşamın milyarlarca yıl önce deniz kıyısındaki bir su birikintisinde ya da okyanusun derinliklerinde başladığını söyler. Onlar kimyasal maddelerin böyle bir ortamda baloncuğa benzer yapılar oluşturacak şekilde bir araya geldiğini, karmaşık moleküller meydana getirdiğini ve sonra da bu moleküllerin kendi kendine çoğalmaya başladığını düşünüyorlar. Dünyadaki tüm canlıların, bu şekilde oluşan bir ya da daha fazla “basit” hücreden türediğine inanıyorlar.

      Evrimi destekleyen başka saygın bilim insanları ise bu görüşe karşı çıkıyor. Onlar ilk hücrelerin ya da en azından temel bileşenlerinin gezegenimizin dışındaki bir yerden gelmiş olabileceğini söylüyor. Peki neden? Çünkü bilim insanları tüm çabalarına rağmen yaşamın cansız moleküllerden meydana gelebileceğini kanıtlayamadılar. Biyoloji profesörü Alexandre Meinesz 2008’de bu soruna dikkat çekti. O son 50 yıldır, “yaşamın Dünya’da organik bir çorbadan kendi kendine oluştuğu hipotezini destekleyen hiçbir deneysel kanıt elde edilemedi” dedi. “Ayrıca hiçbir önemli bilimsel gelişme bizi böyle bir sonuca götürmüyor.”1

      Kanıtlar ne gösteriyor? “Bebekler nereden geliyor?” sorusunun cevabı kanıtlarla belgelenmiştir ve tartışma konusu değildir. Bir canlı ancak bir canlıdan gelebilir. Ancak çağlar önce bu temel yasa çiğnenmiş olabilir mi? Yaşam gerçekten de cansız kimyasal maddelerin kendiliğinden bir araya gelmesiyle başlamış olabilir mi? Böyle bir şeyin gerçekleşme olasılığı nedir?

      Araştırmacılar bir hücrenin yaşamaya devam edebilmesi için en azından üç çeşit karmaşık molekülün, DNA (deoksiribonükleik asit), RNA (ribonükleik asit) ve proteinlerin birlikte çalışması gerektiğini ortaya çıkardı. Günümüzde çok az bilim insanı, canlı bir hücrenin birdenbire cansız kimyasal maddelerden meydana geldiğini ileri sürer. Peki RNA’nın ya da proteinlerin tesadüfen meydana gelme olasılığı nedir?a

      Stanley Miller, 1953

      Stanley Miller, 1953

      Birçok bilim insanı 1953’te yapılan bir deneyden dolayı yaşamın kendiliğinden meydana gelmiş olabileceğini düşünüyor. O yıl Stanley L. Miller, ilkel dünya atmosferine karşılık olduğu düşünülen bir gaz karışımına elektrik akımı vererek, proteinlerin kimyasal yapıtaşları olan aminoasitlerden bazılarını üretmeyi başardı. Ayrıca o zamandan beri bir göktaşında da aminoasitler bulundu. Peki bunlar yaşamın tüm yapıtaşlarının kolaylıkla kendiliğinden meydana gelebileceği anlamına mı gelir?

      New York Üniversitesi’nden emekli kimya profesörü Robert Shapiro şöyle diyor: “Bazı yazarlar yaşamın tüm yapıtaşlarının Miller deneyine benzer deneylerde kolaylıkla oluşabileceğini ve zaten göktaşlarında da bulunduğunu düşünüyor. Ancak bu doğru değil.”2b

      RNA molekülünü düşünelim. Bu molekül, nükleotit denen daha küçük moleküllerden oluşur. Nükleotitler, aminoasitlerden daha farklı ve biraz daha karmaşık moleküllerdir. Shapiro şöyle diyor: “Elektrik akımı deneylerinde ya da göktaşları üzerinde yapılan incelemelerde herhangi bir tür nükleotite rastlandığı bildirilmedi.”3 Kendi kendine çoğalan bir RNA molekülünün, kimyasal yapıtaşlarından oluşan bir karışımda rastlantı eseri meydana gelme olasılığı “o kadar az ki, bunun görünen evrenin herhangi bir yerinde sadece bir kez gerçekleşmesi bile olağanüstü bir tesadüf olurdu.”4

      RNA, proteinler ve ribosomlar

      RNA (1) olmadan proteinler (2) üretilemez, proteinler olmadan da RNA üretilemez. İkisinin aynı anda oluşması bir yana, sadece birinin bile kendi kendine oluşması nasıl mümkün olabilir? Ribozomlar (3)  2. bölümde ele alınacak.

      Peki protein molekülleri için ne denebilir? Bu moleküller, bazen sadece 50 bazen de binlerce aminoasitin tam doğru sırada dizilmesiyle meydana gelir. “Basit” bir hücredeki sıradan bir işlevsel protein 200 aminoasitten oluşur. Bu hücrelerde bile binlerce protein türü bulunur. Sadece 100 aminoasitten oluşan tek bir proteinin gezegenimizin tarihinde sadece bir kez kendiliğinden meydana gelme olasılığı yaklaşık bir katrilyonda bir olarak hesaplandı.

      Karmaşık moleküllerin laboratuvarda üretilmesi bir bilim insanının becerisini gerektiriyorsa, hücredeki çok daha karmaşık moleküller gerçekten de kendi kendine oluşmuş olabilir mi?

      Evrim öğretisini destekleyen araştırmacı Hubert P. Yockey’e göre ise durum daha da karmaşık. Şöyle diyor: “Yaşamın başlangıcında, önce proteinlerin oluşmuş olması imkânsız.”5 Proteinlerin oluşması için RNA gereklidir, ancak RNA’nın oluşması için de proteinler gereklidir. Diyelim ki hem proteinler hem de RNA molekülleri olağanüstü derecede küçük olasılıklara rağmen aynı anda ve aynı yerde ortaya çıktı. Bunların bir araya gelip, kendi varlığını sürdüren ve kendi kendine çoğalan bir yaşam biçimi meydana getirme olasılığı nedir? Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) Astrobiyoloji Enstitüsü’nün bir üyesi olan Dr. Carol Clelandc şöyle diyor: “Bunun, (proteinler ve RNA’dan oluşan rastgele bir karışımda) kendiliğinden gerçekleşme olasılığı inanılmaz derecede düşüktür. Yine de öyle görünüyor ki çoğu araştırmacı, proteinlerin ve RNA’nın ilkel dünya koşullarında ayrı ayrı nasıl meydana geldiğini çözmenin yeterli olacağını, bunların zaten bir şekilde bir araya gelip birlikte çalışacağını düşünüyor.” Cleland, yaşamın bu yapıtaşlarının nasıl kendi kendine oluşmuş olabileceğiyle ilgili şu anki teoriler hakkında şöyle diyor: “Hiçbiri, bunun nasıl gerçekleştiğine dair tatmin edici bir açıklama getirmedi.”6

      Robot üreten bir adam

      Cansız bir robotun üretilmesi ve programlanması için zekâ sahibi bir varlık gerekiyorsa, insan bir yana, canlı bir hücrenin bile meydana gelmesi için çok daha zeki biri gerekmez mi?

      Bu gerçekler neden önemli? Yaşamın rastlantı eseri meydana geldiğini düşünen araştırmacıların karşı karşıya kaldığı zorluğu bir düşünün. Canlı hücrelerdeki bazı aminoasitleri doğada da buldular. Laboratuvarlarında dikkatle planlayıp yürüttükleri deneylerde daha karmaşık başka moleküller ürettiler. Onlar en sonunda, “basit” bir hücreyi meydana getirmek için gerekli olan tüm kısımları üretmeyi umuyorlar. Onların yapmaya çalıştığı şey, bir bilim insanının doğada var olan elementleri alıp çeliğe, plastiğe, silikona ve tele dönüştürerek bir robot üretmesine, sonra da robotu kendi kendini çoğaltacak şekilde programlamasına benzetilebilir. O bunu başardığında neyi kanıtlamış olur? En fazla, akıllı bir varlığın etkileyici bir makine yaratabildiğini.

      Benzer şekilde bilim insanları da bir hücre üretebilselerdi gerçekten büyük bir başarıya imza atmış olurlardı, fakat bir hücrenin kendiliğinden meydana gelebileceğini kanıtlamış olurlar mıydı? Aslında tam tersini, yani bir hücreyi ancak zekâ sahibi birinin yaratabileceğini göstermiş olmazlar mıydı?

      Siz ne düşünüyorsunuz? Şu ana kadar elde edilen tüm bilimsel kanıtlar bir canlının ancak bir canlıdan gelebileceğini gösteriyor. “Basit” bir canlı hücrenin bile cansız kimyasal maddelerden rastlantı eseri oluştuğuna inanmak, kanıtlanmamış bir iddiayı gözü kapalı kabul etmeyi gerektirir.

      Ele aldığımız gerçekleri düşününce, bunu yapmak size mantıklı geliyor mu? Bu soruyu cevaplamadan önce hücrenin yapısına daha yakından bakın. Bu, bazı bilim insanlarının yaşamın nasıl başladığıyla ilgili teorilerini daha iyi değerlendirmenizi sağlayacak. Acaba bu teoriler sağlam bir temele mi dayanıyor, yoksa bazı anne babaların bebeklerin nereden geldiğiyle ilgili anlattığı hikâyeler kadar hayal ürünü mü?

      a DNA’nın tesadüfen meydana gelme olasılığı “‘Talimatlar’ Nereden Geldi?” başlıklı 3. bölümde ele alınacak.

      b Profesör Shapiro yaratılışa inanmıyor. Yaşamın henüz keşfedilmemiş bir şekilde kendiliğinden meydana geldiğine inanıyor. 2009’da Manchester Üniversitesi’ndeki (İngiltere) bilim insanları laboratuvarda bazı nükleotitleri üretmeyi başardıklarını bildirdiler. Ancak Shapiro, “benim kriterime göre bu deney RNA dünyası denen ortamın nasıl oluştuğuna kesinlikle inandırıcı bir açıklama getirmiyor” dedi.

      c Dr. Cleland, Yaratılışçı değildir. Yaşamın henüz keşfedilmemiş bir şekilde kendiliğinden meydana geldiğine inanıyor.

      DÜŞÜNÜLMESİ GEREKENLER

      • Gerçek: Tüm bilimsel araştırmalar bir canlının cansız bir maddeden meydana gelemeyeceğini gösteriyor.

        Düşünün: İlk hücrenin cansız kimyasallardan meydana geldiğini söylemek için bilimsel bir dayanak var mı?

      • Gerçek: Bilim insanları laboratuvarlarda, ilkel dünyadaki koşullarla aynı olduğu düşünülen bir ortam yaratarak deneyler yaptılar. Onlardan birkaçı, canlılarda bulunan moleküllerden bazılarını üretmeyi başardı.

        Düşünün: Deneylerdeki kimyasallar yaşam ilk oluştuğunda var olan ortamı, moleküller de yaşamın yapıtaşlarını simgeliyorsa, deneyi yapan bilim insanı kimi ya da neyi simgeliyor? Kör bir rastlantıyı mı, yoksa akıllı bir varlığı mı?

      • Gerçek: Bir hücrenin yaşamaya devam edebilmesi için protein ve RNA molekülleri birlikte çalışmalıdır. Bilim insanları RNA’nın kendi kendine meydana gelme olasılığının çok az olduğunu kabul ediyor. Tek bir proteinin bile kendiliğinden meydana gelme olasılığı inanılmaz derecede düşüktür. RNA ile proteinlerin hem aynı anda, aynı yerde meydana gelmiş olması hem de birlikte çalışmaya başlaması ise çok daha uzak bir ihtimaldir.

        Düşünün: Hangisine inanmak daha zor? Hücrenin büyük bir uyum içinde çalışan milyonlarca kısmının kendiliğinden meydana geldiğine mi, yoksa hücrenin akıllı bir varlığın eseri olduğuna mı?

  • Gerçekten “Basit” Bir Yaşam Türü Var mı?
    Yaşamın Kökeni Hakkında Beş Önemli Soru
    • 2. SORU

      Gerçekten “Basit” Bir Yaşam Türü Var mı?

      Beyin Hücresi, göz hücreleri, kemik hücresi, kas hücreleri ve alyuvar hücreleri

      Vücudunuzu oluşturan 200’den fazla çeşit hücre gerçekten de tesadüfen meydana gelmiş olabilir mi?

      Vücudunuz evrendeki en karmaşık yapılardan biridir. Yaklaşık 100 trilyon minik hücreden oluşur. Kemik hücreleri, kan hücreleri, beyin hücreleri bunlardan sadece birkaçıdır.7 Aslında vücudunuzda 200’den fazla tür hücre vardır.8

      Hücreleriniz, şekilleri ve görevlerindeki inanılmaz çeşitliliğe karşın birbirini tamamlayan, entegre bir ağ oluşturur. Yüksek hızlı veri kablolarıyla milyonlarca bilgisayarı birbirine bağlayan internet, bu ağın yanında hantal kalır. İnsan icadı hiçbir şey en sıradan hücrede bile görülen üstün tasarımla karşılaştırılamaz. Peki insan vücudunu oluşturan hücreler nasıl var oldu?

      Birçok bilim insanı ne diyor? Tüm canlı hücreler iki temel sınıfa ayrılır: çekirdeği olanlar ve olmayanlar. İnsan, hayvan ve bitki hücrelerinin çekirdeği vardır. Bakteri hücreleri ise çekirdeksizdir. Çekirdeği olan hücrelere ökaryotik hücre denir. Çekirdeği olmayanlar ise prokaryotik hücre olarak adlandırılır. Prokaryotik hücreler ökaryotik hücreler kadar karmaşık olmadığından birçokları, hayvan ve bitki hücrelerinin bakteri hücrelerinden türediğini düşünüyor.

      Aslında birçok bilim insanı bazı “basit” prokaryotik hücrelerin milyonlarca yıl boyunca diğer hücreleri yuttuğunu ama sindirmediğini öğretiyor. Onlara göre “doğa” zekânın rol oynamadığı süreçlerle, sadece yutulan hücrelerin işlevlerinde köklü değişiklikler yapmakla kalmadı, “konak” hücrenin yutulan hücreyle birlikte çoğalmasını da sağladı.9a

      Kutsal Kitap ne diyor? Kutsal Kitap yeryüzündeki yaşamın bir zekânın ürünü olduğunu söyler. Bir ayette yürütülen şu net mantığa dikkat edin: “Elbette, her ev biri tarafından yapılır, fakat her şeyi yapan Tanrı’dır” (İbraniler 3:4). Başka bir ayet de Tanrı hakkında şöyle der: “İşlerin ne çok, ey Yehova! Onların hepsini hikmetle yaptın, yeryüzü Senin eserlerinle dolu. . . . . [Orada] sayısız canlı kaynaşır, küçük ve büyük yaratıklar” (Mezmur 104:24, 25).

      Eriyen bir volkan

      “Basit” bir hücrenin bile cansız kimyasallardan türemiş olması mümkün mü?

      Kanıtlar ne gösteriyor? Mikrobiyolojideki gelişmeler sayesinde, bilinen en basit prokaryotik hücrelerin içindeki hayranlık uyandıran tasarım artık görülebilmektedir. Evrimci bilim insanları ilk canlı hücrelerin muhtemelen bunlara benzediğini söylüyor.10

      Evrim teorisi doğruysa, bu teori ilk “basit” hücrenin kendi kendine nasıl oluştuğuna mantıklı bir açıklama getirebilmeli. Öte yandan yaşamın yaratılışla başladığı doğruysa, en küçük canlılarda bile akıllı tasarımın kanıtları görülmeli. Şimdi bir prokaryotik hücrede gezintiye çıkalım. Bu hücreye yakından bakarken kendinize “Böyle bir hücre kendiliğinden oluşmuş olabilir mi?” diye sorun.

      HÜCRENİN KORUYUCU DUVARI

      Bir prokaryotik hücrede gezintiye çıkabilmek için bu cümlenin sonundaki noktadan yüzlerce kat küçülmeniz gerekir. Sizi hücrenin dışında tutan dayanıklı ve esnek bir zar var. Bir fabrikayı çevreleyen tuğla bir duvar gibi hücrenin içindekileri koruyor. Bu zar o kadar incedir ki üst üste 10.000 tane koyarsanız ancak bir kâğıt kalınlığında olur. Yine de hücre zarının yapısı bir duvardan çok daha karmaşıktır. Ne yönden?

      Hücre zarı, fabrikayı koruyan duvar gibi hücreyi içinde bulunduğu ortamın olası tehlikelerinden korur. Bu zarda minik gözenekler vardır, bu sayede oksijen gibi küçük moleküller içeri girip çıkabilir ve hücre nefes alabilir. Hücre zarı aynı zamanda, hücreye zarar verebilecek daha karmaşık moleküllerin hücrenin izni olmadan içeri girmesini önler, içerideki yararlı moleküllerin de hücreyi terk etmesini engeller. Hücre zarı tüm bunları nasıl başarır?

      Tekrar fabrikayı düşünün. Fabrikanın kapılarında, giren çıkan ürünleri denetleyen güvenlik görevlileri vardır. Hücre zarının içine yerleştirilmiş özel proteinler de bir anlamda hücrenin kapıları ve güvenlik görevlileridir.

      Hücre zarı

      Hücre zarında sadece belirli maddelerin içeri girip çıkmasına izin veren “güvenlik görevlileri” vardır

      Bu proteinlerden bazılarının (1) ortasında, hücreye sadece belirli tür moleküllerin girip çıkmasına izin veren bir delik vardır. Başka proteinlerin (2) ise zarın bir tarafındaki ucu açık, diğer tarafındaki ucu kapalıdır. Bu proteinler ancak belirli bir maddenin girebileceği bir yuvaya (3) sahiptir. Bu madde yuvaya girdiğinde proteinin diğer ucu açılır ve maddeyi zarın öteki tarafına geçirir (4). Tüm bu işlemler en basit hücrenin zarında bile gerçekleşir.

      FABRİKANIN İÇİ

      Hücrenin “güvenlik görevlilerinin” içeri girmenize izin verdiğini düşünün. Artık hücrenin içindesiniz. Bir prokaryotik hücrenin içi besin, tuz ve başka maddeler yönünden zengin bir sıvıyla doludur. Hücre bu hammaddeleri kullanarak ihtiyaç duyduğu malzemeleri üretir. Bu süreç gelişigüzel işlemez. Verimli çalışan bir fabrika gibi hücre de, binlerce kimyasal reaksiyonu tam doğru sırayla ve hassas bir zamanlamayla gerçekleşecek şekilde düzenler.

      Bir hücre, zamanının çoğunu protein üreterek geçirir. Peki bunu nasıl yapar? Önce, aminoasit adı verilen yaklaşık 20 tür temel yapıtaşı üretir. Bu yapıtaşları ribozomlara (5) iletilir. Otomatik makinelere benzeyen ribozomlar, aminoasitleri belirli bir protein oluşturacak şekilde dizer. Bir fabrikadaki tüm makineleri yöneten merkezi bir bilgisayar programı gibi, hücrenin görevlerinin birçoğunu yöneten bir “bilgisayar programı” ya da kod vardır: DNA (6). Ribozom, DNA’dan hangi proteinleri nasıl üreteceğini bildiren detaylı talimatların bir kopyasını alır (7).

      Protein üretiminin son aşaması hayret vericidir. Her protein katlanarak kendine özgü üç boyutlu bir şekle girer (8). Proteinin görevini belirleyen bu şekildir.b Bir makinenin parçalarının monte edildiği bir üretim hattını gözünüzde canlandırın. Makinenin çalışması için her parçanın doğru yere yerleştirilmesi gerekir. Aynı şekilde bir proteinin “parçaları” da hatasız şekilde dizilmezse ve protein tam doğru şekle girmezse görevini yerine getiremeyebilir, hatta hücreye zarar verebilir.

      Hücre bir fabrikaya benzetilmiş

      Hücre “Fabrikası”​—Protein Üretimi: Hücre, karmaşık ürünler üretip doğru yere götüren makinelerle dolu bir fabrika gibidir

      Protein, üretildiği yerden kendisine ihtiyaç duyulan yere giderken yolunu nasıl bulur? Hücrenin ürettiği her proteinin içinde, doğru yere gitmesini sağlayacak bir “adres etiketi” bulunur. Dakikada binlerce protein üretilip gönderilmesine rağmen hepsi doğru yere gider.

      Bu gerçekler neden önemli? En basit canlının içindeki karmaşık moleküller bile kendi başına çoğalamaz. Hücrenin dışına çıkarlarsa çözülürler. Hücrenin içindeyken de başka karmaşık moleküllerin yardımı olmadan çoğalamazlar. Örneğin adenozin trifosfat (ATP) denen özel bir enerji molekülünün üretilmesi için enzimler gereklidir, ancak enzimlerin üretilmesi için de ATP’nin verdiği enerji gereklidir. Aynı şekilde DNA’nın (bu molekül 3. bölümde ele alınacak) üretilmesi için enzimlere, enzimlerin üretilmesi için de DNA’ya ihtiyaç vardır. Diğer proteinleri de ancak hücreler üretebilir, fakat proteinler olmadan da hücreler oluşamaz.c

      Mikrobiyoloji uzmanı Radu Popa, Kutsal Kitaptaki yaratılış kaydına inanmamasına rağmen 2004 yılında şöyle sordu: “Her şeyi denetlediğimiz deneylerde bile yaşam oluşturamadıysak doğa bunu kendi başına nasıl yapmış olabilir?”13 O ayrıca şöyle dedi: “Canlı bir hücrenin işlemesi için o kadar karmaşık mekanizmalar gereklidir ki, tüm bu mekanizmaların aynı anda, kendiliğinden ortaya çıkmış olması imkânsız görünüyor.”14

      Sağlam temeli olmayan bir gökdelen çöküyor

      Sağlam bir temeli olmayan bir gökdelen çökmeye mahkûmsa, yaşamın kökenine açıklık getiremeyen evrim teorisinin de çökmesi gerekmez mi?

      Siz ne düşünüyorsunuz? Evrim teorisi yeryüzündeki yaşamın, tanrısal bir müdahale olmadan nasıl başlamış olabileceğini açıklamaya çalışıyor. Fakat bilim insanları yaşam hakkında daha çok şey keşfettikçe, yaşamın tesadüfen başlamış olması giderek daha uzak bir ihtimal gibi görünüyor. Bazı bilim insanları bu sorunu ortadan kaldırmak için evrim teorisi ile yaşamın başlangıcının birbirinden bağımsız konular olduğunu söylüyor. Bu size mantıklı geliyor mu?

      Evrim teorisi, yaşamın tesadüfen meydana gelen bir dizi olayla başladığı fikrine dayanır. Sonra da kendiliğinden meydana gelen başka bir dizi olayla tüm canlılardaki çeşitlilik ve karmaşıklığın ortaya çıktığını ileri sürer. Fakat teorinin temeli yoksa bu temelden yola çıkarak geliştirilen diğer teorilere ne olur? Bir gökdelenin temeli yoksa mutlaka çökecektir; benzer şekilde evrim teorisi de yaşamın kökenine açıklık getiremezse çökmeye mahkûmdur.

      “Basit” bir hücrenin yapısını ve işleyişini kısaca gözden geçirdikten sonra ne düşünüyorsunuz? Tüm bunlar bir sürü tesadüfün mü yoksa parlak bir zekânın mı ürünü? Hâlâ şüpheleriniz varsa tüm hücrelerin işlevlerini denetleyen “ana programa” daha yakından bakalım.

      a Böyle bir şeyin mümkün olduğunu gösteren hiçbir deneysel kanıt yoktur.

      b Hücrelerin ürettiği proteinlerden bazıları da enzimlerdir. Her enzim belli bir kimyasal reaksiyonu hızlandıracak özel bir şekle girer. Hücrenin faaliyetlerini denetlemek için yüzlerce tür enzim işbirliği yapar.

      c İnsan vücudundaki bazı hücreler yüz binlerce farklı türde11 yaklaşık 10.000.000.000 protein molekülünden12 oluşur.

      Anne rahmindeki bir cenin

      BİR HÜCRE NE KADAR HIZLI ÇOĞALABİLİR?

      Bazı bakteri hücreleri sadece 20 dakika içinde kendi kopyasını çıkarabilir. Her hücre kopyalanırken tüm işlevlerini yöneten “bilgisayar programının” da tam bir kopyasını yapar. Sonra bölünür. Bir hücre, çoğalmak için gereken malzemelerin sınırsız miktarda bulunduğu bir ortamda olsaydı, sayısını her defasında ikiye katlayarak inanılmaz bir hızla çoğalırdı. Bu durumda sadece iki gün içinde dünyadan 2.500 kat daha ağır bir hücre yığını üretilebilirdi.15 Daha karmaşık hücreler de hızla çoğalabilir. Örneğin siz annenizin karnında büyürken beyninizde dakikada 250.000 yeni beyin hücresi oluşuyordu!16

      Üreticiler bir ürünü daha hızlı üretebilmek için çoğu zaman kaliteden ödün vermek zorunda kalırlar. Öyleyse, tesadüfen meydana geldiği iddia edilen hücreler nasıl hem bu kadar hızlı hem de hatasız şekilde çoğalabiliyorlar?

      DÜŞÜNÜLMESİ GEREKENLER

      • Gerçek: Bir hücreyi oluşturan olağanüstü derecede karmaşık moleküller olan DNA, RNA ve proteinler adeta birlikte çalışmak için tasarlanmış gibi görünüyor.

        Düşünün: Hangisi size daha mantıklı geliyor? 10. sayfadaki karmaşık makineleri zekânın rol oynamadığı evrim mi meydana getirdi, yoksa bu makineler akıllı bir tasarımcının mı eseri?

      • Gerçek: Bazı saygın bilim insanları “basit” bir hücrenin bile yeryüzünde kendiliğinden meydana gelmiş olamayacak kadar karmaşık olduğunu söylüyor.

        Düşünün: Bazı bilim insanları yaşamın gezegenimiz dışındaki bir kaynaktan gelmiş olabileceğini kabul ediyorsa bu kaynak neden Tanrı olmasın?

  • “Talimatlar” Nereden Geldi?
    Yaşamın Kökeni Hakkında Beş Önemli Soru
    • 3. SORU

      “Talimatlar” Nereden Geldi?

      Bir baba ve oğlu

      Görünüşünüzü belirleyen nedir? Gözünüz, saçınız, cildiniz neden bu renk? Peki boyunuzu, vücut yapınızı, annenize mi yoksa babanıza mı benzeyeceğinizi ne belirledi? Parmak uçlarınız bir taraflarının yumuşak olması, diğer taraflarının ise sert, koruyucu bir tırnakla kaplı olması gerektiğini nereden biliyor?

      Charles Darwin’in zamanında böyle soruların cevapları henüz bilinmiyordu. Darwin bazı özelliklerin bir nesilden diğerine nasıl geçtiğini çok merak ediyordu. Ancak genetik yasaları hakkında çok az şey biliyordu; hücrenin içinde bulunan, kalıtımı belirleyen mekanizmalar hakkında ise çok daha az bilgiye sahipti. Fakat biyologlar uzun yıllardır yaptıkları araştırmalar sayesinde DNA (deoksiribonükleik asit) olarak adlandırılan molekülde saklı detaylı talimatlar ve insan genetiği hakkında birçok şey öğrendiler. Şimdi akıllardaki soru şu: Bu talimatlar nereden geldi?

      Birçok bilim insanı ne diyor? Birçok biyolog ve bilimin diğer dallarında çalışan çok sayıda bilim insanı, DNA’nın ve içindeki talimatların milyonlarca yıl boyunca tesadüfen meydana gelen olaylarla oluştuğunu söylüyor. Onlara göre bu molekülün ne yapısında, ne içerdiği ve ilettiği talimatlarda, ne de işleyişinde bir tasarımın kanıtı görülüyor.17

      Kutsal Kitap ne diyor? Kutsal Kitap, vücudumuzun farklı kısımlarının nasıl, hatta ne zaman oluşacağını Tanrı’nın mecazi bir kitaba yazdığını söyler. Davut peygamberin ilhamla bunu nasıl dile getirdiğine dikkat edin: “Gözlerin beni ceninken gördü, bedenimin bütün kısımları, ve onların ne zaman biçimlenecekleri daha hiçbiri ortada yokken, Senin kitabında yazılıydı” (Mezmur 139:16).

      Kanıtlar ne gösteriyor? Evrim teorisi doğruysa DNA’nın yapısı incelendiğinde, onun kendiliğinden ortaya çıkmış olması en azından akla yakın bir olasılık gibi görünmeli. Öte yandan Kutsal Kitabın dedikleri doğruysa, DNA’da zekâ sahibi bir tasarımcının eseri olduğunu gösteren sağlam kanıtlar görülmeli.

      Yalın ifadelerle anlatılırsa DNA’nın harikaları kolaylıkla keşfedilebilir. Öyleyse tekrar bir hücrede gezintiye çıkalım. Ancak bu sefer bir insan hücresini ziyaret edeceğiz. Böyle bir hücrenin nasıl çalıştığını gösteren bir müzeye girdiğinizi düşünün. Müze, sıradan bir insan hücresi şeklinde yapılmış. Fakat gerçeğinden 13.000.000 kat daha büyük, dolayısıyla 70.000 kişilik bir stadyum büyüklüğünde.

      Müzeye girince içerisinin tuhaf şekiller ve yapılarla dolu olduğunu görüyorsunuz. Tüm bunlara merakla bakarken müzenin ortasında, 20 katlı bir bina büyüklüğündeki devasa bir küre dikkatinizi çekiyor. İşte bu hücre çekirdeği. Oraya doğru yürümeye başlıyorsunuz.

      DNA bir hücre çekirdeğinin içine sıkıştırılmış

      “Bir Mühendislik Harikası”: DNA’nın Paketlenmesi: DNA’yı hücre çekirdeğinin içine sıkıştıran paketleme sistemi tam bir mühendislik harikasıdır; bu, 40 kilometre uzunluğundaki çok ince bir ipliği bir tenis topunun içine sıkıştırmaya benzer

      Çekirdek zarındaki bir kapıdan içeri giriyorsunuz ve etrafınıza bakıyorsunuz. İçerisinin 46 tane kromozomla dolu olduğunu görüyorsunuz. Kromozomlar çiftler halinde dizilmiş, her çiftteki kromozomlar birbirinin aynısı. Bu kromozom çiftlerinin boyları birbirinden farklı. En yakınınızdaki kromozom çifti 12 katlı bir bina yüksekliğinde (1). Her kromozomun ortasına yakın bir yerinde bir boğumu var. Bu yüzden her biri, uç uca bağlanmış iki sosise benziyor, ancak dev bir ağaç kütüğü kadar kalın. Kromozoma yaklaştığınızda üzerinde yatay şeritler olduğunu görüyorsunuz. Bir şeride daha yakından baktığınızda, onun da üzerinde dikey şeritler olduğunu fark ediyorsunuz. Bu dikey şeritlerin üzerinde ise daha küçük yatay çizgiler var (2). Acaba bunlar üst üste yığılmış kitaplar mı? Hayır, sıkıca dolanmış kıvrımların dışta kalan kenarları. Bir tanesini tutup çekiyorsunuz ve açılıyor. Elinize alıp baktığınızda bu kıvrımların da aynı özenle yerleştirilmiş daha küçük kıvrımlardan (3) oluştuğunu görüyorsunuz. Bu kıvrımların içinde tüm bu yapının en önemli kısmını görüyorsunuz. Upuzun bir ipe benziyor. Acaba nedir?

      HAYRANLIK UYANDIRAN BİR MOLEKÜL

      Kromozomun bu kısmını bir ip olarak düşünelim. Bu ip yaklaşık 2,5 santimetre kalınlığında. İp, makaraların etrafına sıkıca sarılmış (4), bu sayede “kıvrım içinde kıvrım” yapısını koruyor. Bu kıvrımların bağlı olduğu yaya benzer bir destek onları bir arada tutuyor. Sergideki bir yazı, ipin çok küçük bir alana sıkıştırıldığını anlatıyor. Yazıya göre tüm kromozomlardaki ipleri düzleştirip uç uca ekleyecek olsaydınız ip dünyanın yarısını çevrelerdi!a

      Bilimsel bir kitap bu paketleme sistemini “bir mühendislik harikası” olarak adlandırdı.18 Bunun arkasında herhangi bir mühendisin olmadığını söylemek size makul geliyor mu? Diyelim ki müzenin hediyelik eşya satan büyük bir mağazası var. Milyonlarca ürün öyle düzenli şekilde dizilmiş ki, ne ararsanız hemen buluyorsunuz. Mağazayı bu şekilde düzene sokan birinin olmadığını düşünür müsünüz? Elbette hayır. Oysa hücredeki paketleme sistemi bundan kat kat daha etkileyicidir.

      Sergideki bir diğer yazı, dilerseniz bu ipi elinize alıp ona daha yakından bakabileceğinizi söylüyor (5). İpe yakından baktığınızda sıradan bir ip olmadığını anlıyorsunuz. Bu ip birbirine dolanmış iki iplikçikten oluşuyor. İplikçikleri birbirine bağlayan, eşit aralıklarla yerleştirilmiş minik çubuklar var. İp aslında spiral bir merdivene benziyor (6). O anda elinizdekinin ne olduğunu anlıyorsunuz ve nefesiniz kesiliyor. Bu ip, yaşamın sırlarını içinde saklayan o inanılmaz molekül: DNA!

      Makaraları ve yay şeklindeki desteğiyle birlikte titizlikle paketlenmiş tek bir DNA molekülü, bir kromozom oluşturur. DNA merdiveninin “basamakları” ise baz çiftleri olarak bilinir (7). Bunlar nedir? DNA’nın tüm bu kısımları ne işe yarar? Yakınınızdaki bir tabela her şeyi açıklıyor.

      EN GELİŞMİŞ VERİ DEPOLAMA SİSTEMİ

      Tabelada yazdığına göre DNA’nın tüm sırları, merdivenin iki kenarını birbirine bağlayan çubuklarda, yani basamaklarda saklı. Bu merdiveni ortasından ikiye böldüğümüzü düşünelim. Her iki tarafta da basamak parçaları kalır. Bunların sadece dört türü var; bilim insanları bunları A, T, G ve C olarak adlandırır. Araştırmacıları en çok şaşırtan özellikleri ise şudur: Bu dört harfin diziliş şeklinde, kodlanmış bilgiler saklıdır!

      19. yüzyılda icat edilen Mors alfabesi telgrafla iletişimi mümkün kıldı. Bu alfabenin sadece iki harfi vardı: “nokta” ve “çizgi.” Ancak bu iki harfle sayısız kelime ya da cümle kodlanabiliyordu. DNA alfabesinin ise dört harfi vardır: A, T, G ve C. Bunların çeşitli şekillerde dizilerek oluşturduğu “kelimelere” kodon denir. Kodonlar ise bir araya gelerek gen adı verilen “öyküler” oluşturur. Bir gen ortalama 27.000 harf içerir. Genler ve aralarındaki uzun boşluklar da “bölümleri”, yani kromozomları oluşturur. 23 kromozomun oluşturduğu “kitaba”, yani bir canlıyla ilgili genetik bilgilerin bütününe genom denir.b

      Genom gerçekten bir kitap olsaydı acaba içinde ne kadar bilgi saklı olurdu? Genom yaklaşık 3 milyar baz çiftinden, yani merdiven basamağından meydana gelir.19 Bunu şöyle örnekleyebiliriz: Genom, her cildi 1.000’den fazla sayfadan oluşan bir ansiklopedi seti olsaydı içindeki bilgiler 428 cilt doldururdu. Her hücrenin içinde bulunan diğer kopyayı da hesaba katarsak bu 856 cilt eder. Size tüm genomu bilgisayara girme işi verilseydi, tamgün çalışıp hiç izin kullanmasaydınız bile bunu ancak 80 yılda bitirebilirdiniz!

      Elbette harcadığınız tüm bu emeğin vücudunuza hiçbir faydası olmazdı. Sonuçta yüzlerce kocaman cildi, 100 trilyon mikroskobik hücrenizin her birinin içine sıkıştıramazdınız. Bu kadar veriyi bu kadar küçük bir alana sıkıştırmak insanı kat kat aşar.

      Bir moleküler biyoloji ve bilgisayar bilimi profesörü şöyle dedi: “Kuru haliyle bir gram DNA, bir santimetre küp kadar alan kaplasa da yaklaşık bir trilyon CD’yi dolduracak kadar bilgi depolayabilir.”20 Bu ne anlama gelir? Daha önce anlatıldığı gibi, DNA’nın içinde bir insan bedenini oluşturmak için gereken tüm talimatlar, yani genler saklıdır. Her hücrenin içinde bu talimatların eksiksiz bir kopyası bulunur. Bu bilgiler DNA’nın içine öyle sıkı şekilde paketlenmiştir ki, sadece bir tatlı kaşığı DNA şu anki dünya nüfusunun 350 katı kadar insanın genlerini taşıyabilir! Dünyadaki yaklaşık 7 milyar insanın oluşması için gereken DNA ise bir tatlı kaşığının yüzeyinde ancak incecik bir film oluşturur.21

      YAZARI OLMAYAN BİR KİTAP OLUR MU?

      CD

      Bir gram DNA, bir trilyon CD’nin taşıyabileceği kadar bilgi taşır

      Minyatürleştirme alanındaki büyük ilerlemelere rağmen, insan yapımı hiçbir veri depolama aygıtı DNA’nın kapasitesiyle boy ölçüşemez. Yine de bazı yönlerden DNA’ya benzetilebilirler. Örneğin, simetrik yapısıyla, parlak yüzeyiyle ve kullanışlı tasarımıyla CD oldukça etkileyici bir icattır. Zeki insanlar tarafından yapıldığı açıktır. Fakat diyelim ki bir CD’de, rastgele sayılar ve harfler yerine karmaşık makinelerin yapımı ve bakımıyla ilgili detaylı talimatlar bulunuyor. Bu bilgiler CD’nin ağırlığını ya da boyutunu değiştirmez, fakat CD’nin en önemli özelliği bu bilgilerdir. CD’ye bu talimatların yazdırılmış olması, sizi arka planda zekâ sahibi biri olduğuna ikna etmez mi? Yazarı olmayan yazı olur mu?

      DNA’yı bir CD’ye ya da bir kitaba benzetmek gayet yerindedir. Aslında genomla ilgili bir kitapta şöyle yazıyor: “Genomu bir kitap olarak anlatmak bir metafor bile sayılmaz. Genom gerçekten de bir kitaptır. Sonuçta bir kitap, . . . . harflerle kodlanmış bilgilerden oluşur. Genom da öyle.” Ancak DNA’nın özellikleri bu kadarla da bitmiyor. Kitap devamen şöyle diyor: “Genom çok akıllı bir kitaptır, çünkü uygun şartlarda hem kendi fotokopisini çekebilir hem de kendi kendini okuyabilir.”22 Şimdi de DNA’nın bu önemli özelliklerini ele alalım.

      HAREKET HALİNDEKİ MAKİNELER

      Etrafınıza bakarken, hücre çekirdeğinin gerçekten de bu müze kadar sessiz olup olmadığını merak ediyorsunuz. Bir anda başka bir sergi gözünüze çarpıyor. Camın arkasında DNA ipinin uzun bir parçası duruyor, önünde de şöyle bir yazı var: “Canlandırma İçin Düğmeye Basınız.” Düğmeye basıyorsunuz ve bir ses şunları anlatmaya başlıyor: “DNA’nın en az iki önemli görevi vardır. İlki replikasyon ya da ikileşme olarak adlandırılır. Bu süreçte DNA kopyalanır, bu sayede her yeni hücrenin içinde aynı genetik bilgilerin tam bir kopyası bulunur. Şimdi lütfen canlandırmayı izleyin.”

      Bir kapı açılıyor ve içeri karmaşık bir makine giriyor. Bu makine aslında birbirine bağlanmış küçük robotlardan oluşuyor. Makine DNA’ya yanaşıp kendini ona bağlıyor, ardından raylar üzerindeki bir tren gibi boydan boya DNA’nın üzerinden geçmeye başlıyor. Öyle hızlı hareket ediyor ki tam olarak ne yaptığını göremiyorsunuz, ancak arkasından bir değil iki DNA ipinin çıktığını fark ediyorsunuz.

      Ses anlatmaya devam ediyor: “Bu canlandırma, DNA’nın kopyalanışının çok basitleştirilmiş bir halidir. Enzim adı verilen bir grup moleküler makine, DNA’yı boydan boya takip ederek DNA ipliğini önce ikiye böler, sonra ortaya çıkan her iki iplikçiği de kalıp olarak kullanıp iki yeni tamamlayıcı DNA iplikçiği oluşturur. Sergimizde bu işlemde yer alan tüm makineleri gösteremiyoruz. Örneğin replikasyon makinesinin önünden giden küçücük bir aygıt, DNA sarmalının sıkılaşmasını önlemek için onu bir tarafından kesip birleştirerek rahatça sarılmasını sağlar. Ayrıca DNA birkaç kez ‘düzeltme’ işleminden de geçirilir. Hatalar tespit edilip inanılmaz bir titizlikle düzeltilir.” (16 ve 17. sayfalardaki şemaya bakın.)

      Replikasyon: DNA’nın Kopyalanması

      1. Enzimlerden oluşan makinenin bu parçası, DNA’yı iki iplikçiğe ayırır

      2. Makinenin bu parçası DNA iplikçiklerinden birini içine alır ve onu kalıp olarak kullanarak yeni bir DNA ipliği oluşturur

      3. Halka şeklindeki kıskaç, makineyi dengeler ve yönlendirir

      4. İki DNA ipliği meydana gelir

        Enzimlerden oluşan bir makine DNA’yı kopyalıyor

      DNA demiryolu rayları kadar büyük olsaydı, enzimlerden oluşan bu makine saatte yaklaşık 80 kilometre hızla giderdi

      “Her özelliğini sergimizde gösteremesek de, replikasyon makinesinin hızı canlandırmamızdaki gibidir. Makinenin ne kadar hızlı hareket ettiğini herhalde fark etmişsinizdir. Enzimlerden oluşan gerçek makine, DNA ‘rayları’ üzerinde öyle hızlı seyreder ki saniyede 100 basamak, yani 100 baz çifti üzerinden geçer.23 Bu ‘raylar’ gerçek bir demiryolu kadar büyütülseydi, makine saatte yaklaşık 80 kilometre hızla giden bir tren gibi olurdu. Bakterilerde ise bu küçücük replikasyon makineleri 10 kat daha hızlıdır! İnsan hücrelerinde, yüzlerce replikasyon makinesi ordular halinde DNA’nın farklı yerlerinden kopyalama işine başlar ve genomun tümünü kopyalamayı sadece 8 saatte bitirir.”24 (20. sayfadaki “Okunabilen ve Kopyalanabilen Bir Molekül” başlıklı çerçeveye bakın.)

      DNA’NIN “OKUNMASI”

      Replikasyon makinesi gözden kayboluyor. Ardından başka bir makine beliriyor. O da diğer makine gibi DNA’ya bağlanıp üzerinden geçmeye başlıyor, fakat daha yavaş hareket ediyor. DNA ipinin bu makinenin bir ucundan girip, hiçbir değişime uğramadan diğer ucundan çıktığını görüyorsunuz. Ancak makinenin başka bir deliğinden yeni bir iplikçik çıkıyor ve kuyruk gibi gittikçe uzuyor. Acaba neler oluyor?

      Ses yine anlatmaya başlıyor: “DNA’nın ikinci görevi transkripsiyon ya da yazılma olarak adlandırılır. DNA, hücre çekirdeğindeki güvenli yerini hiçbir zaman terk etmediğine göre genler, yani vücudunuzu oluşturan proteinlerin yapılması için gereken talimatlar nasıl okunup kullanılıyor? Şu an sergimizde gördüğünüz enzimlerden oluşan makine DNA’nın üzerinde ilerlerken, çekirdeğin dışından gelen kimyasal sinyallerle aktif hale getirilmiş bir gen arar. Böyle bir geni bulunca da RNA (ribonükleik asit) denen molekülü kullanarak o genin bir kopyasını çıkarır. RNA, bir DNA iplikçiği gibi görünse de farklıdır. Onun görevi genlerdeki kodlanmış bilgileri alıp aktarmaktır. Bu bilgiler RNA’ya makinenin içinde kopyalanır, ardından RNA çekirdekten çıkıp bir ribozom bulur. Ribozom da RNA’daki talimatlara göre bir protein oluşturur.”

      Transkripsiyon: DNA’nın “Okunması”

      1. DNA bu noktada açılır. İplikçiklerden bir tanesi RNA’ya bilgi aktarır

      2. RNA, DNA’yı “okur”, yani bir gendeki kodu alır. DNA kodu transkripsiyon makinesine, bu işleme nereden başlayıp nereye kadar devam edeceğini bildirir

      3. Bilgi yüklü RNA, hücre çekirdeğinden çıkıp bir ribozom bulur ve ribozoma karmaşık bir protein üretmesi için gereken talimatları aktarır

      4. Transkripsiyon makinesi

        RNA, DNA’yı okuyor

      Bu canlandırmayı izlerken hayretler içinde kalıyorsunuz. Bu müzeden de, içindeki makineleri tasarlayıp üreten kişilerin yaratıcılığından da çok etkileniyorsunuz. Acaba müzedeki her şeyi hareket ederken görmek, insan hücresinin içinde aynı anda gerçekleşen milyonlarca işlemi seyredebilmek nasıl bir şey olurdu? Böyle bir görüntü karşısında herhalde nefesimiz kesilirdi!

      Ancak şunu da fark ediyorsunuz ki, tüm bu gördükleriniz vücudunuzda gerçekten oluyor! Siz o müzede dururken 100 trilyon hücrenizin her birinde bulunan küçücük, karmaşık makineler tüm bunları gerçekleştiriyor. Makineler DNA’nızı okuyarak, vücudunuzun tüm kısımlarını, enzimleri, dokuları, organları oluşturan binlerce çeşit proteini üretmek için gereken talimatları alıyor. Ayrıca DNA’nız sürekli olarak kopyalanıyor ve bu kopyalar özenle düzeltiliyor; böylece her yeni hücrede talimatların yepyeni bir kopyası bulunuyor.

      BU GERÇEKLER NEDEN ÖNEMLİ?

      Tekrar kendimize şu soruyu soralım: “Tüm bu talimatlar nereden geldi?” Kutsal Kitap, DNA “kitabının” insanüstü bir Yazarı olduğunu söyler. Bu, modern dünyaya ya da bilime uymayan bir düşünce midir?

      Şunu düşünün: İnsanlar az önce bahsettiğimiz müzeyi bile inşa edebilirler miydi? Bunu deneyen biri büyük zorluklarla karşılaşırdı. İnsan genomu ve nasıl işlediğiyle ilgili birçok şey şu anda tam olarak anlaşılmıyor. Bilim insanları hâlâ tüm genlerin nerede olduğunu ve ne işe yaradığını tespit etmeye çalışıyor. Üstelik genler DNA ipliğinin sadece küçük bir kısmını oluşturur. Peki genler arasındaki uzun boşluklar için ne denebilir? Bilim insanları eskiden bu kısımları “çöp DNA” diye adlandırırdı, fakat yakın zamanda bu görüşlerini değiştirdiler. Çünkü bu kısımlar, genlerin nasıl ve ne derecede kullanılacağını belirlemekte rol oynuyor olabilir. Bilim insanları DNA’yla birlikte onu kopyalayan ve düzelten makinelerin tam bir modelini yapabilselerdi bile, aslı gibi işlemesini sağlayabilirler miydi?

      Ünlü bilim insanı Richard Feynman ölümünden kısa bir süre önce, ders verdiği sınıfın tahtasına şu notu yazdı: “Yaratamadığım şeyi anlayamam.”25 Bu dürüst sözü takdire değerdir ve özellikle DNA’yla ilgili olarak çok doğrudur. Bilim insanları, tüm replikasyon ve transkripsiyon makineleriyle birlikte DNA’yı yaratamadıkları gibi onu tam olarak anlayamıyorlar da. Yine de bazıları tüm bunların tesadüfi olaylarla, kazara meydana geldiğinden emin olduğunu söylüyor. Sizce ele aldığımız kanıtlar bu iddiayı destekler mi?

      Bazı uzman bilim insanları kanıtlara bakınca tam tersi bir sonuca varıyor. Örneğin DNA’nın ikili sarmal yapısının keşfedilmesine büyük katkıda bulunan Francis Crick, böylesine mükemmel bir düzene sahip bir molekülün rastlantı sonucu meydana gelmiş olamayacağına kanaat getirdi. Bu nedenle DNA’yı gezegenimize yaşamı başlatmak için uzaylıların yollamış olabileceğini öne sürdü.26

      50 yıl boyunca ateizmi savunmuş saygın bir filozof olan Antony Flew ise yakın bir zamanda bu konudaki fikrini değiştirdi. 81 yaşında olan Flew, yaşamın ortaya çıkışında zekânın bir payı olduğuna inandığını dile getirdi. Peki bu sonuca varmasına ne yol açtı? DNA üzerinde yaptığı araştırmalar. Bu yeni fikrinin çoğu bilim insanının hoşuna gitmeyeceği dile getirildiğinde Flew şöyle karşılık verdi: “Maalesef öyle, ama yapacak bir şey yok. Hayatım boyunca . . . . şu ilkeye göre hareket ettim: Kanıtlar nereye götürürse götürsün onları takip et.”27

      Siz ne düşünüyorsunuz? Sizce kanıtlar ‘nereye götürüyor?’ Diyelim ki bir fabrikanın ortasında bir bilgisayar odası buldunuz. Bu odadaki bilgisayar, fabrikadaki tüm faaliyetleri yöneten karmaşık bir ana programı çalıştırıyor. Dahası bu program her makinenin nasıl üretileceği ve bakımının nasıl yapılacağı hakkında sürekli olarak talimatlar veriyor, aynı zamanda kendini kopyalıyor ve bu kopyaları düzeltiyor. Böyle kanıtlar karşısında hangi sonuca varırdınız? Bu bilgisayarın ve içindeki programın kendi kendine ortaya çıktığını mı, yoksa zekâ sahibi biri tarafından tasarlanıp düzenlendiğini mi düşünürdünüz? Gerçekten de kanıtlar ortadadır.

      a Molecular Biology of the Cell adlı ders kitabında farklı bir örnek kullanılıyor. Bu kitap, tüm bu DNA ipliklerini hücre çekirdeğinin içine sıkıştırmayı, 40 kilometre uzunluğundaki çok ince bir ipliği bir tenis topunun içine sıkıştırmaya benzetiyor. Ancak iplik öyle yerleştirilmeli ki, her noktasına kolayca ulaşılabilmeli.

      b Her hücre, genomun iki kopyasını, yani toplam 46 kromozom içerir.

      OKUNABİLEN VE KOPYALANABİLEN BİR MOLEKÜL

      DNA merdiveni

      DNA nasıl bu kadar doğru şekilde okunup kopyalanabiliyor? DNA merdivenindeki 4 kimyasal baz (A, T, G, C) birbiriyle her zaman aynı şekilde eşleşerek merdivenin basamaklarını oluşturur. A her zaman T’yle, G her zaman C’yle eşleşir. Merdivenin bir tarafında A bulunuyorsa, merdivenin diğer tarafındaki karşılığı mutlaka T’dir, G’nin karşılığı da her zaman C’dir. Bu durumda merdivenin sadece bir tarafı elinizde olursa, diğer tarafının hangi harflerden oluştuğunu bilirsiniz. Örneğin bir taraftaki harfler GTCA ise, diğer taraftaki harfler CAGT’dir. Bu basamak parçalarının uzunlukları birbirinden farklıdır, fakat karşılıklarıyla birleşince oluşturdukları her basamak aynı uzunlukta olur.

      Bu gerçeği keşfeden bilim insanları şaşırtıcı başka bir gerçeğin daha farkına vardı: DNA tekrar tekrar kopyalanmak için ideal yapıya sahiptir. DNA’yı kopyalayan moleküler makine, çekirdekte serbestçe dolaşan bazlardan bazılarını yakalar ve bunları, ikiye bölmüş olduğu DNA’nın her iplikçiğindeki basamak parçalarını tamamlamak için kullanır.

      DNA gerçekten de defalarca okunan ve kopyalanan bir kitap gibidir. Ortalama bir insan ömrü boyunca inanılmaz bir doğrulukla yaklaşık 10.000.000.000.000.000 kez kopyalanır!28

      DÜŞÜNÜLMESİ GEREKENLER

      • Gerçek: DNA, kromozomların içinde öyle başarılı şekilde paketlenmiştir ki “bir mühendislik harikası” olarak adlandırılmıştır.

        Düşünün: Böylesine mükemmel bir düzen nasıl olur da rastlantı sonucu ortaya çıkar?

      • Gerçek: Bilgisayar çağının en gelişmiş veri depolama aygıtı bile DNA’nın kapasitesiyle yarışamaz.

        Düşünün: Bilgisayar mühendisleri bile bunu başaramıyorsa, zekâsı olmayan cansız maddeler bunu nasıl kendi kendine yapmış olabilir?

      • Gerçek: DNA’nın içinde, benzersiz bir insan bedenini oluşturmak ve ömür boyu “bakımını yapmak” için gereken tüm talimatlar bulunur.

        Düşünün: Böyle inanılmaz bir kitap ya da program, bir yazar ya da programcı olmadan nasıl meydana gelebilir?

      • Gerçek: DNA’nın görevini yapabilmesi için, enzim adı verilen sayısız moleküler makine tarafından kopyalanması, okunması ve düzeltilmesi, bu karmaşık makinelerin de mükemmel bir işbirliği içinde, hiç hata yapmadan ve hassas bir zamanlamayla çalışması gerekir.

        Düşünün: Karmaşık ve sorunsuz çalışan bir makinenin tesadüfen ortaya çıkabileceğine inanıyor musunuz? Ortada kesin bir kanıt yokken böyle bir şeye inanmak, körü körüne bir inanç olmaz mı?

  • Tüm Canlılar Ortak Bir Atadan mı Türedi?
    Yaşamın Kökeni Hakkında Beş Önemli Soru
    • 4. SORU

      Tüm Canlılar Ortak Bir Atadan mı Türedi?

      Charles Darwin’in ortak atadan gelen türleri betimlediği yaşam ağacı

      Darwin tüm canlıların ortak bir atadan gelmiş olabileceğini düşünüyordu. Yeryüzündeki yaşamın tarihini büyük bir ağaca benzetti. Daha sonra başkaları bu “yaşam ağacının” gövdesinin ilk basit hücreler olduğunu ileri sürdü. Bu gövdeden yeni dallar, yani yeni türler çıktı. Ardından bu dallar daha küçük dallar olan bitki ve hayvan familyalarına bölündü, sonra da sürgünlere, yani günümüzde var olan bitki ve hayvan familyalarındaki tüm türlere ayrıldı. Acaba gerçekten böyle mi oldu?

      Birçok bilim insanı ne diyor? Birçok bilim insanı fosil kaydının, ortak ata teorisini desteklediğini savunuyor. Ayrıca tüm canlılarda benzer bir “bilgisayar dili”, yani DNA olduğundan, hepsinin ortak bir atadan gelmiş olması gerektiğini söylüyorlar.

      Kutsal Kitap ne diyor? Kutsal Kitaptaki yaratılış kaydı bitkilerin, deniz canlılarının, kara hayvanlarının ve kuşların “cinslerine göre” yaratıldığını söyler (Başlangıç 1:12, 20-25). “Cins” olarak çevrilen orijinal dildeki ifade oldukça kapsamlıdır. Hayvanların “cinslerine göre” yaratılması aynı “cinsin” içinde farklılıklar olabileceğini, ancak “cinsleri” birbirinden ayıran kesin sınırlar olduğunu gösterir. Yaratılış kaydı doğruysa, yeni canlı gruplarının fosil kaydında birdenbire ve tamamen gelişmiş şekilde ortaya çıkması gerekir.

      Kanıtlar ne gösteriyor? Kanıtlar Kutsal Kitaptaki anlatımı mı yoksa Darwin’in görüşünü mü destekliyor? Son 150 yılda ortaya çıkan bulgular ne gösteriyor?

      “YAŞAM AĞACI” SÖKÜLÜYOR

      Son yıllarda bilim insanları hem onlarca tek hücreli canlının hem de çok sayıda bitki ve hayvanın genetik kodunu birbiriyle karşılaştırdı. Onlar bu çalışmalarının, Darwin’in dallara ayrılan “yaşam ağacı” fikrini doğrulayacağını düşündü. Ancak böyle olmadı.

      Bu araştırmalar neyi ortaya koydu? Biyolog Malcolm S. Gordon 1999’da şöyle yazdı: “Öyle görünüyor ki yaşamın birçok kökeni var. Anlaşılan evrensel yaşam ağacı tek bir kökten büyümedi.” Darwin’in inandığı gibi yaşamın tüm ana dallarının tek bir gövdeye bağlı olduğunu gösteren bir kanıt elde edildi mi? Gordon sözlerine şöyle devam ediyor: “Görünüşe göre, ortak ata teorisinin genel olarak kabul edilen hali şu anki sınıflandırma sistemindeki âlemler için geçerli değil. Muhtemelen hemen hemen tüm filumlar, hatta belki filumların içindeki birçok sınıf için de geçerli değil.”29a

      Son araştırmalar da Darwin’in ortak ata teorisiyle çelişiyor. Örneğin 2009’da New Scientist dergisinde yayımlanan bir makalede evrimci bilim insanı Eric Bapteste’in şu sözleri alıntılandı: “Elimizde yaşam ağacı teorisinin doğruluğunu gösteren hiçbir kanıt yok.”30 Aynı makalede evrimci biyolog Michael Rose’un şu sözleri de yer aldı: “Yaşam ağacı sessizce toprağa gömülüyor, hepimiz bunun farkındayız. Asıl kabul etmekte zorlandığımız şey, biyolojiyle ilgili yaklaşımımızın tümden değişmesi gerektiği.”31b

      FOSİL KAYDI NE GÖSTERİYOR?

      Birçok bilim insanı canlıların ortak bir atadan geldiğine kanıt olarak fosil kaydını gösteriyor. Örneğin fosil kaydının, balıkların amfibyumlara, sürüngenlerin de memelilere dönüştüğü fikrini belgelediğini ileri sürüyorlar. Peki fosil kaydı aslında ne gösteriyor?

      Evrimci paleontolog David M. Raup şöyle diyor: “Hem Darwin’in dönemindeki hem de günümüzdeki jeologlar yaşamın yavaş yavaş geliştiğini gösteren kanıtlar yerine, aniden değişiklik gösteren ve tutarsız bir fosil kaydı buldular. Bu kayda göre . . . . türler birdenbire ortaya çıktı, kayıttaki varoluşları boyunca çok az değişti ya da hiç değişmedi ve sonra aniden ortadan kayboldu.”32

      Fosillerin büyük çoğunluğu aslında, canlı gruplarında uzun dönemler boyunca herhangi bir değişiklik olmadığını, bunların yeni canlı gruplarına dönüşmediğini gösteriyor. Kendine özgü vücut planlarına sahip hayvanlar birdenbire ortaya çıkıyor, yeni özellikler de birdenbire ortaya çıkıyor. Örneğin sonar sistemine ve yankıyla yön bulma yetisine sahip yarasaların daha ilkel bir atayla bağlantısı bulunamadı.

      Aslında tüm temel hayvan gruplarının yarısından fazlası nispeten kısa bir dönemde ortaya çıkmış gibi görünüyor. Birçok yeni ve özgün yaşam biçimi fosil kaydında aniden görüldüğünden, paleontologlar bu zaman dilimini “Kambriyen patlaması” diye adlandırıyor. Peki bu ne zaman oldu?

      Araştırmacıların tahminlerinin doğru olduğunu varsayalım. Bu durumda gezegenimizin tarihini bir futbol sahasına benzetebiliriz (1). Bu ölçüye göre, paleontologların Kambriyen Dönem diye adlandırdığı zamana gelebilmek için sahanın yaklaşık sekizde yedisini yürümeniz gerekirdi (2). Bu dönemin küçük bir kısmında temel hayvan grupları fosil kaydında görülmeye başladı. Peki ne kadar hızlı ortaya çıktılar? Futbol sahasında yürürken attığınız bir adımdan bile daha kısa bir alanda!

      Kambriyen patlaması diye adlandırılan zaman dilimine göre gezegenimizin başlangıcını gösteren bir futbol sahası çizimi

      Bazı evrimci araştırmacılar bu çeşitli yaşam biçimlerinin birden ortaya çıkmış olması nedeniyle, Darwin’in teorisinin şimdiye kadar kabul edilen halini sorgulamaya başladı. Örneğin evrimci biyolog Stuart Newman 2008’de bir röportajda, yepyeni yaşam biçimlerinin aniden ortaya çıkışını açıklayabilecek yeni bir evrim teorisine duyulan ihtiyacı dile getirdi. Şöyle dedi: “Bence Darwin’in ileri sürdüğü ve tüm evrimsel değişimleri açıkladığı düşünülen mekanizma gelecekte, evrimi açıklayan birkaç mekanizmadan sadece biri olarak kabul edilecek; hatta belki de makroevrimi, yani vücut biçimlerindeki büyük değişimleri açıklayan en önemli mekanizma bile sayılmayacak.”33

      SORUNLU “KANITLAR”

      Fosillerin bazı ders kitaplarında gösterilen hali ve gerçek boyutları

      Bazı ders kitapları fosilleri belli bir sıraya göre dizerken boyutlarını neden yanlış gösteriyor?

      Yukarıda solda: ders kitaplarındaki boyut

      Yurakıda sağda: gerçek boyut

      Peki balıkların amfibyumlara, sürüngenlerin de memelilere dönüştüğünün kanıtı olarak gösterilen fosiller için ne denebilir? Bunlar gerçekten de evrim sürecinin somut kanıtları mı? Bu fosiller daha yakından incelendiğinde bazı soru işaretleri doğuyor.

      İlk olarak, sürüngenden memeliye geçişi anlatmak için kullanılan canlıların boyutları birçok ders kitabında yanlış gösteriliyor. Bu resimlerde birbirine yakın büyüklükteymiş gibi gösterilen canlılardan bazıları aslında çok daha büyük ya da küçüktür.

      İkinci ve daha ciddi bir sorun ise bu canlıların birbiriyle bir şekilde bağlantısı olduğunu gösteren yeterince kanıt olmamasıdır. Araştırmacılar evrim şemalarında yer alan çoğu fosil arasında milyonlarca yıl olduğunu tahmin ediyor. Zoolog Henry Gee bu konuda şöyle diyor: “Fosilleri birbirinden ayıran zaman aralıkları o kadar büyük ki aralarında ata-torun ilişkisi olup olmadığı konusunda kesin bir şey söyleyemeyiz.”34c

      Balık ve amfibyum fosilleri hakkında ise biyolog Malcolm S. Gordon şöyle diyor: “Bulunan fosiller, o dönemde var olan hayvan gruplarındaki çeşitlilikle ilgili çok küçük, . . . . hatta belki de yanıltıcı bir kesit sunuyor.” Şöyle ekliyor: “Bu canlıların aralarında nasıl bir ilişki olduğunu ya da sonraki türlerle –eğer bağlantıları varsa– ne ölçüde bağlantılı olduklarını bilmenin imkânı yok.”35d

      Farklı hayvan türleri arasında olduğu iddia edilen bağlantıları gösteren bir grafik

      “EVRİM FİLMİ” ASLINDA NEYİ ORTAYA KOYUYOR?

      2004’te National Geographic-Türkiye dergisinde yayımlanan bir makalede şu sözler yer aldı: “Fosil kayıtları, her 1.000 karesinden 999’u montaj odasında kaybolmuş bir evrim filmini andırıyor.”36 Bu benzetmenin ne anlama geldiğini düşünün.

      Bir film makarası ve filmden bazı kareler

      Fosil kaydının “95 karesi” hayvan gruplarının yeni hayvan gruplarına dönüşmediğini gösteriyorsa, paleontologlar neden kalan “5 kareyi” bunun gerçekleştiğini gösterecek şekilde sıralıyor?

      Diyelim ki 100.000 kareden oluşan bir filmin sadece 100 karesini buldunuz. Filmin konusunu nasıl anlardınız? Belki bir tahmin yürütebilirdiniz. Fakat düşünün ki bulduğunuz 100 kareden sadece 5’i sizin tahmininize uyacak şekilde sıralanabiliyor, diğer 95 kare ise çok farklı bir öykü anlatıyor. Bu durumda sadece o 5 kareden ötürü tahmininizin doğru olduğunu iddia etmeniz mantıklı olur muydu? 5 kareyi sırf teorinize uyuyor diye o şekilde sıralamış olamaz mısınız? Bir karar vermeden önce diğer 95 kareyi de dikkate almanız daha mantıklı olmaz mı?

      Evrimcilerin fosil kaydını yorumlama tarzıyla bu örnek arasında nasıl bir bağlantı var? Araştırmacılar, fosillerin büyük çoğunluğunun, yani filmin 95 karesinin aslında türlerin zaman içinde çok az değiştiğini gösterdiğini yıllarca kabul etmediler. Böyle önemli kanıtları neden görmezden geldiler? Yazar Richard Morris şöyle diyor: “Görünen o ki paleontologlar geleneksel evrim teorisine, yani türlerin yavaş yavaş evrimleştiği görüşüne sıkıca bağlanmışlardı ve aksini gösteren kanıtlar bulduklarında bile bu görüşten vazgeçmiyorlardı. Fosil kaydını, evrimle ilgili kabul edilen görüşlere göre yorumlamaya çalışıyorlardı.”37

      “Bir dizi fosili alıp aralarında akrabalık olduğunu ileri sürmek deneylere tabi tutulabilecek bilimsel bir hipotez değil, sadece bir masal kadar değer taşıyan bir iddiadır. Eğlendirici, hatta eğitici olabilir, fakat bilimsel değildir” (In Search of Deep Time—Beyond the Fossil Record to a New History of Life, Henry Gee, s. 116-117).

      Günümüzdeki evrimciler için ne denebilir? Onların da fosilleri hâlâ belli bir sırayla dizmelerinin nedeni, çoğu fosil ve genetik kanıtın bu sıralamayı desteklemesi değil de, bu sıranın evrimle ilgili şu anda kabul edilen görüşlere uyması olabilir mi?e

      Siz ne düşünüyorsunuz? Kanıtlara bakıldığında nasıl bir sonuca varılmalı? Şu ana kadar ele aldığımız gerçekleri düşünelim:

      • Gezegenimizdeki ilk yaşam türü “basit” değildi.

      • Bir hücrenin bileşenlerinin bile kendiliğinden meydana gelme olasılığı inanılmaz derecede düşüktür.

      • Hücredeki faaliyetleri yöneten “bilgisayar programı” olan DNA akıl almaz ölçüde karmaşıktır ve insanların ürettiği herhangi bir program ya da bilgi depolama sisteminden çok daha zekice bir tasarıma sahiptir.

      • Genetik alanındaki araştırmalar canlıların ortak bir atadan gelmediğini gösteriyor. Ayrıca fosil kaydına bakıldığında temel hayvan gruplarının birdenbire ortaya çıktığı görülüyor.

      Sizce bu gerçeklerin ışığında, Kutsal Kitabın yaşamın kökeni hakkında anlattıklarının var olan kanıtlara uyduğu sonucuna varmak mantıklı değil mi? Buna rağmen birçok kişi Kutsal Kitabın yaratılış hakkında söylediklerinin bilimle çeliştiğini iddia ediyor. Acaba bu doğru mu? Kutsal Kitap gerçekten de bilimle çelişiyor mu?

      a Filum (şube) terimi aynı vücut planına sahip geniş hayvan grupları için kullanılır. Bilim insanlarının tüm canlıları sınıflandırmak için kullandıkları yöntemlerden biri yedi basamaklı bir sistemdir. Her basamağın kapsamı öncekinden daha dardır. Birinci basamak en geniş kategori olan âlemdir. Ardından filum, sınıf, takım, familya, cins ve tür kategorileri gelir. Örneğin at şu şekilde sınıflandırılır: âlem: Hayvanlar; filum: Kordalılar; sınıf: Memeliler; takım: Tektoynaklılar; familya: Atgiller; cins: Equus; tür: Caballus.

      b Şuna dikkat edilmelidir ki, ne New Scientist dergisinin ne de Bapteste ve Rose’un amacı evrim teorisinin yanlış olduğunu ima etmektir. Onlar sadece, Darwin’in teorisinin dayanaklarından biri olan yaşam ağacının, kanıtlar tarafından desteklenmediğine dikkat çekiyorlar. Bu bilim insanları evrimin nasıl gerçekleştiğine dair başka açıklamalar arıyor.

      c Henry Gee evrim teorisinin yanlış olduğunu düşünmüyor. Bu sözleri fosil kaydından öğrenilebilecek şeylerin sınırlı olduğunu göstermek amacıyla söylemiştir.

      d Malcolm S. Gordon evrim öğretisini destekliyor.

      e “İnsan Evrimi İçin Ne Denebilir?” başlıklı çerçeveye bakın.

      DÜŞÜNÜLMESİ GEREKENLER

      • Gerçek: Evrimin dayandığı temel görüşlerden ikisi, yani canlıların ortak bir atası olduğu ve yeni vücut yapılarının zamanla gerçekleşen küçük değişiklikler sonucunda oluştuğu, Kutsal Kitaptaki yaratılış kaydına inanmayan araştırmacılar tarafından bile sorgulanıyor.

        Düşünün: Darwin’in evrim teorisinin en temel dayanakları bile tartışıldığına göre, onun teorisinden bilimsel bir gerçek olarak söz etmek doğru olur mu?

      • Gerçek: Tüm canlılarda hücrelerin şeklini ve işlevini büyük ölçüde belirleyen talimatlar aynı “bilgisayar dilinde” yazılmıştır: DNA.

        Düşünün: Bu benzerliğin nedeni aynı atadan gelmeleri değil de, aynı tasarımcıya sahip olmaları olamaz mı?

      İnsan Evrimi İçin Ne Denebilir?

      Bir kafatası

      Birçok ders kitabında ya da ansiklopedide insan evrimi konusuna baktığınızda, öne eğilmiş maymuna benzer bir canlının ardından, gittikçe daha dik duran ve daha büyük kafası olan canlıları gösteren bir dizi resim görürsünüz. En sonda da modern insan durur. Böyle resimler ve sözde kayıp halkaların bulunduğunu duyuran sansasyonel haberler, insanın maymuna benzer canlılardan geldiğini gösteren bol bol kanıt olduğu izlenimi uyandırır. Peki bu tür iddialar gerçekten de somut kanıtlara dayanır mı? Evrimi araştıran bilim insanlarının aşağıdaki konularda ne söylediğine bakalım.f

      FOSİL KAYDI ASLINDA NE GÖSTERİYOR?

      Gerçek: 20. yüzyılın başlarında, insanlarla insansımaymunların ortak bir atadan türediği teorisini desteklediği düşünülen fosiller, ancak bir bilardo masasına sığardı. O zamandan bu yana, teoriyi desteklemek için kullanılan fosillerin sayısı arttı. Artık bu fosillerin bir tren vagonunu dolduracak kadar çok olduğu iddia ediliyor.38 Fakat fosillerin büyük çoğunluğu tek tek kemiklerden ve dişlerden ibaret. Tam bir iskelet bir yana, tam bir kafatası bile nadiren bulunuyor.39

      Soru: “İnsan soyağacında” yer aldığı düşünülen fosillerin artması evrimcilerin, insanların insansımaymunlardan ne zaman ve nasıl evrimleştiği konusunda fikir birliğine varmasını sağladı mı?

      Cevap: Hayır. Aslında tam tersi oldu. Yeni Güney Galler Üniversitesi’nden (Avustralya) Robin Derricourt 2009’da bu fosillerin sınıflandırılmasıyla ilgili şöyle yazdı: “Belki de şu anda fikir birliğine varılan tek şey bir fikir birliği olmadığıdır.”40 2007’de Nature adlı bilim dergisinde, evrim soyağacındaki kayıp halkalardan birini bulduğunu söyleyen araştırmacıların yazdığı bir makale yer aldı. Bu makalede insan ırkının insansımaymunlardan tam olarak ne zaman ve nasıl türediği hakkında hiçbir şey bilinmediği belirtildi.41 Eötvös Loránd Üniversitesi’nin (Macaristan) Biyolojik Antropoloji Bölümü’nde çalışan bir araştırmacı olan Gyula Gyenis 2002’de şöyle yazdı: “İnsangillere ait fosillerin sınıflandırılışı ve evrim şemasındaki yerleri sürekli tartışılmaktadır.”g Gyenis bugüne kadar toplanan fosillerin, insanların insansımaymunlardan tam olarak nerede, ne zaman veya nasıl evrimleştiği konusunu netleştirmediğini söyledi.42

      “KAYIP HALKALARLA” İLGİLİ HABERLER

      Gerçek: Medyada yeni bir “kayıp halkanın” bulunduğunu duyuran haberlere genelde büyük yer veriliyor. Örneğin 2009’da Ida adı verilen bir fosil, bir derginin deyimiyle “rock yıldızı gibi büyük bir heyecanla” karşılandı.43 İngiltere’deki The Guardian gazetesinde şu manşet yer aldı: “Fosil Ida: Sıradışı Bulgu, İnsan Evrimindeki Kayıp Halka.”44 Fakat sadece birkaç gün sonra İngiliz bilim dergisi New Scientist şöyle yazdı: “Ida insan evrimindeki bir ‘kayıp halka’ değildir.”45

      Soru: Yeni bir kayıp halkanın bulunması medyada geniş çapta yer alırken, aynı fosilin “insan soyağacından” çıkarılmasından neden neredeyse hiç söz edilmiyor?

      Bir fosil

      Cevap: Daha önce adı geçen Robin Derricourt bu fosilleri keşfedenler hakkında şöyle diyor: “Araştırma ekibinin sorumlusu, sıradan akademik kaynakların dışındaki bir kuruluşu etkileyip ondan maddi kaynak elde edebilmek için, bir ‘bulgunun’ önemini ve benzersizliğini abartma ihtiyacı duyabilir. Yankı uyandıracak bir haber arayışındaki basılı ve elektronik medya da onlara bu konuda seve seve yardımcı olacaktır.”46

      DERS KİTAPLARINDAKİ ÇİZİMLER VE İLKEL İNSAN HEYKELLERİ

      Gerçek: İnsanın atası olduğuna inanılan canlılar ders kitaplarında ve müzelerde belirli yüz hatlarıyla, belirli bir cilt rengiyle ve belirli miktarda tüyle gösteriliyor. Daha eski “atalar” maymuna benzer özelliklerle betimlenirken, insana daha yakın olduğu düşünülenler insana benzer yüz hatlarıyla, cilt rengiyle ve tüylerle betimleniyor.

      Soru: Bilim insanları, buldukları fosilleşmiş kalıntıları temel alarak gerçekten doğru modeller yapabilirler mi?

      Cevap: Hayır. Adelaide Üniversitesi (Avustralya) Anatomi Bilimleri Bölümü’nden adli antropoloji uzmanı Carl N. Stephan 2003’te şöyle yazdı: “İnsanın eski atalarını yeniden yüzlendirme çalışmaları tarafsız şekilde yapılamaz ya da doğruluğu test edilemez.” Stephan, modern insansımaymunlar temel alınarak yapılırsa böyle çalışmaların “büyük ihtimalle önyargılı, çarpıtılmış ve geçersiz” olacağını söylüyor. Hangi sonuca varıyor? “Eski insangiller üzerinde yapılan ‘yüzlendirmeler’ büyük olasılıkla yanlıştır.”47

      BEYNİN BOYUTUNA BAKARAK ZEKÂ BELİRLEME

      Gerçek: Evrimcilerin, insanın atası olduğu düşünülen bir canlının insanla ne kadar yakın ya da ne kadar uzak akraba olduğunu belirlemek için kullandıkları başlıca yöntemlerden biri beynin büyüklüğüne bakmaktır.

      Soru: Beynin boyutu zekânın güvenilir bir göstergesi midir?

      İnsan ve insansımaymun kafatasları

      Cevap: Hayır. Nesli tükenmiş canlılardan hangisinin insana daha yakın olduğunu tahmin etmek için beynin boyutuna bakan bir grup araştırmacı, bunu yaparken “sık sık şüpheye kapıldığını” söyledi.48 Neden? 2008’de Scientific American Mind dergisinde yer alan şu sözlere dikkat edin: “Bilim insanları, insanlarda ve diğer canlı türlerinde beynin kendi büyüklüğü ya da vücuda oranla büyüklüğüyle, zekâ seviyesi arasında herhangi bir bağlantı bulamadılar. Aynı şekilde zekâyla, beynin belirli bölümlerinin boyutu ya da var olup olmaması arasında da bir paralellik kuramadılar; sadece, insanlarda konuşmayı yöneten Broca bölgesi buna bir istisna olabilir.”49

      Siz ne düşünüyorsunuz? Beynin boyutunun zekânın güvenilir bir göstergesi olmadığı bilindiği halde bilim insanları “maymundan insana” zincirindeki fosilleri neden beyin boyutlarına göre diziyorlar? Kendi teorilerine uysun diye kanıtları zorluyor olabilirler mi? Ayrıca araştırmacılar hangi fosillerin “insan soyağacına” dahil edilmesi gerektiğiyle ilgili neden bir türlü anlaşmaya varamıyorlar? Üzerinde çalıştıkları fosiller gerçekten de göründükleri gibi sadece nesli tükenmiş maymunlar olamaz mı?

      Maymun-insanın var olduğuna kanıt olarak gösterilen ve Neandertal adı verilen insan benzeri fosiller için ne denebilir? Araştırmacıların bu konudaki görüşü değişmeye başladı. Milford H. Wolpoff 2009’da American Journal of Physical Anthropology’de “Neandertallerin gerçekten de insan ırklarından biri olabileceğini” söyledi.50

      Dürüst biri kabul etmelidir ki, insan evrimini desteklemek için gösterilen “kanıtlar” hırs, para ve medyanın ilgisini çekme isteği yüzünden çarpıtılabilir. Siz böyle kanıtlara güvenecek misiniz?

      f Not: Bu sayfalarda sözleri alıntılanan araştırmacıların hiçbiri Kutsal Kitaptaki yaratılış öğretisine inanmıyor. Hepsi evrim öğretisini kabul ediyor.

      g “İnsangiller” terimi evrimciler tarafından insan ırkı ile tarih öncesinde yaşayan, insana benzer türleri nitelemek için kullanılır.

      BU RESİMDEN NEDEN ŞÜPHE EDİLMELİ?

      Evrim teorisine göre insansımaymunların insana evrimleşme süreci
      • Bunun gibi resimler gerçeklere değil, araştırmacıların ve ressamların taraflı görüş ve tahminlerine dayanır.51

      • Fosil diş

        Bu tür çizimlerin büyük çoğunluğu kafatası parçalarına ve tek tek dişlere dayanarak yapılmıştır. Tam bir iskelet bir yana, tam bir kafatası bile nadiren bulunmaktadır.

      • Araştırmacılar “insan soyağacında” yer aldığı düşünülen çeşitli canlılara ait fosillerin nasıl sınıflandırılacağı konusunda bir fikir birliğine varamamışlardır.

      • Bir sanatçı tarafından resmedilen soyu tükenmiş bir canlının yüzü, ten rengi ve saçları

        Ressamlar nesli tükenmiş canlıların yüz hatlarının, cilt renginin ya da tüylerinin nasıl olduğunu ancak tahmin edebilirler.

      • “Maymundan insana” zincirindeki canlılar büyük ölçüde beyin boyutlarına göre sıralanmıştır. Kanıtlar, beynin boyutunun zekânın güvenilir bir göstergesi olmadığını göstermesine rağmen bu yapılmaktadır.

Türkçe Yayınlar (1974-2026)
Oturumu Kapat
Oturum Aç
  • Türkçe
  • Paylaş
  • Tercihler
  • Copyright © 2025 Watch Tower Bible and Tract Society of PA
  • Kullanım Şartları
  • Gizlilik İlkesi
  • Privacy Settings
  • JW.ORG
  • Oturum Aç
Paylaş