Watchtower ONLINE KÜTÜPHANE
Watchtower
ONLINE KÜTÜPHANE
Türkçe
  • KUTSAL KİTAP
  • YAYINLAR
  • İBADETLER
  • İnsanın Sorabileceği En Önemli Soru
    Uyanış!—2011 | Kasım
    • İnsanın Sorabileceği En Önemli Soru

      “TANRI var mı? İnsanın, hayatında sorabileceği bundan daha önemli bir soru olabilir mi?” Genetik bilimci Francis S. Collins bu sözlerle çok önemli bir gerçeğe dikkat çekti. Yaratıcı yoksa, varlığımız bu yaşamla sınırlıdır ve ahlaki konularda üstün bir otorite yoktur.

      Çok sayıda bilim insanı Yaratıcının varlığına inanmadığı için, birçok kişi O’nun varlığından şüphe ediyor. Ancak sonraki makalede de göreceğimiz gibi, rağbet gören bir görüşün sonradan tamamen yanlış olduğu fark edilebilir.

      Maalesef dinlerden birçoğu, bilimin kanıtladığı gerçeklerle çelişen fikirler öğreterek insanların zihnini daha da karıştırıyor. Kutsal Kitaba aykırı olan bu öğretilerden önemli bir tanesi, Tanrı’nın on bin yıl önce veya daha yakın bir tarihte dünyayı 24 saatlik 6 günde yarattığını savunan öğretidir.

      Birbiriyle çelişen onca teori ve felsefenin karşısında birçok kişi yılıyor ve Yaratıcının varlığıyla ilgili gerçeği aramaktan vazgeçiyor. Fakat bu kadar temel bir soruya cevap bulmaktan daha büyük önem taşıyan, hayatınızı daha derinden etkileyebilecek ne olabilir ki? Elbette hiçbirimiz Tanrı’yı görmedik, evren ve yaşam var olduğunda henüz ortada yoktuk. Dolayısıyla Yaratıcının varlığını kabul edenin de reddedenin de bir ölçüde imana ihtiyacı vardır. Peki iman tam olarak nedir?

      İman Sağlam Kanıtlara Dayanmalı

      Bir işe girdiğimizde, ücretimizi alacağımızdan emin oluruz. Ekin ektiğimizde ekinlerin büyüyeceğini biliriz. Dostlarımıza güveniriz. Fizik kanunlarından bir an bile şüphe duymayız. Yaşamımızda önemli bir yer tutan bu gibi tüm beklentiler, sağlam bilgilere, yani kanıtlara dayanır. Kutsal Kitap gelecekle ilgili böyle bir beklentiyi “iman” olarak adlandırır ve Tanrı’ya imanımızın da kanıtlara dayanması gerektiğini söyler.

      Kutsal Kitap İbraniler 11:1 ayetinde şöyle der: “İman, . . . . görülmeyen gerçeklere dair kanıtların açıkça görülmesidir.” Başka bir tercümede ise bu ayet şöyle geçer: “İman, . . . . görünmeyen şeylerin varlığından emin olmaktır” (Yeni Çeviri). Bunu şöyle örnekleyelim: Kumsalda yürürken birdenbire yerin sarsıldığını hissediyorsunuz, sonra denizin çekildiğini görüyorsunuz. Bunların ne demek olduğunu hemen anlıyorsunuz: Bir tsunami yaklaşıyor. Bu durumda, yaşanan deprem ile çekilen su, görülmeyen gerçeğin, yani dalgaların yaklaştığının ‘açıkça görülen kanıtlarıdır.’ Sağlam bilgilere dayanan bu beklentiniz, diğer bir deyişle “imanınız” nedeniyle bir an önce yüksek bir yere ulaşmaya çalışırsınız.

      Yaratıcıya duyulan iman da, bilgiye dayanan, temelinde sağlam kanıtlar bulunan bir iman olmalı. Tanrı ancak o zaman bizim için ‘görülmeyen bir gerçek’ olur. Peki bu kanıtları inceleyip değerlendirebilmek için bilim insanı mı olmak gerekir? Nobel ödüllü Vladimir Prelog açıkça şöyle dedi: “Nobel Ödülü kazananlar bile Tanrı, din ve ölümden sonra yaşam gibi konularda diğer insanlardan daha yeterli değildir.”

      Dürüstsek ve gerçekleri bulmayı yürekten istiyorsak, kanıtları tarafsız şekilde değerlendirmeli ve kanıtların bize rehberlik etmesine izin vermeliyiz. Peki değerlendirebileceğimiz hangi kanıtlar var?

      [Sayfa 3’teki resim]

      Bir çiftçi ektiği ekinlerin büyüyeceğine “iman eder”

  • Kanıtları Değerlendirelim
    Uyanış!—2011 | Kasım
    • Kanıtları Değerlendirelim

      MEDENİYETTEN uzak, kimsenin yaşamadığı bir adadasınız. Kumsalda yürürken, bir kaya üzerine kazınmış “John 1800” yazısı dikkatinizi çekiyor. Ada ıssız ve başka yerlere uzak olduğu için bu yazının rüzgâr ya da su aşındırması sonucu oluştuğunu mu düşünürsünüz? Elbette hayır. Mutlaka birilerinin bu yazıyı yazdığını düşünürsünüz. Peki neden? Öncelikle, net şekilde yazılmış bir dizi harf ve sayı kendiliğinden meydana gelmez. Dahası, yabancı bir dilde yazılmış bile olsa bu yazının anlamlı bilgiler içermesi, zekâ sahibi biri tarafından yazıldığını gösterir.

      Günlük hayatta farklı şekillerde kodlanmış bilgilerle karşılaşırız. Kodlama şekilleri arasında harfler, Braille alfabesi, şemalar, notalar, sözler, el işaretleri, radyo sinyalleri ve bilgisayar programlarının altyapısında kullanılan 1 ile 0 rakamlarından oluşan ikili sayı sistemi bulunur. Bilgiler, ışık ve radyo dalgalarından tutun kâğıt ve mürekkebe kadar birçok farklı yolla aktarılabilir. Ancak nasıl aktarılırsa aktarılsın, insanlar anlamlı bilgilerle karşılaşınca her zaman bunun zekâ sahibi birinin ürünü olduğu sonucuna varırlar. Fakat ilginç olarak, canlı hücreler içindeki bilgilere gelince bazıları aynı şekilde düşünmüyor. Bu bilgiler, evrimcilere göre kendiliğinden ortaya çıktı veya bir şekilde kendi kendini oluşturdu. Peki bu doğru mu? Kanıtları değerlendirelim.

      Karmaşık Bilgiler Kendiliğinden Meydana Gelebilir mi?

      Bedeninizdeki neredeyse her hücrenin çekirdeği içinde özenle saklanmış, deoksiribonükleik asit veya kısaca DNA olarak adlandırılan hayranlık verici uzun bir molekül bulunur. İki iplikçikten oluşan DNA’nın görünümü kendi çevresinde bükülmüş bir ip merdiveni andırır. DNA’nız tıpkı bir yemek tarifi veya bilgisayar programı gibi, vücudunuzu oluşturan trilyonlarca hücrenin oluşumunu, gelişimini, bakımını ve bölünmesini yöneten talimatlar içerir. DNA’yı oluşturan temel yapıtaşlarına nükleotit adı verilir. Nükleotitler, içerdiği kimyasal baza bağlı olarak A, C, G veya T olarak adlandırılır.a Bu dört “harf” farklı sıralarda dizilerek “cümleler” oluşturur. Bu “cümleler” hücredeki işlevleri, örneğin DNA’nın kopyalanmasını yöneten kodlardır.

      DNA’nızda saklı olan bilgilerin bütününe genom adı verilir. DNA’nızın bazı kısımlarının sıralanış şekli tamamen size özeldir. Örneğin göz ve cilt renginizi, burnunuzun şeklini ve diğer kalıtımsal özelliklerinizi DNA’daki talimatlar belirler. Özetle genomunuz, bedeninizin her kısmının tarifini içeren devasa bir kütüphaneye benzer ve bu kısımların hepsi birleştiğinde ortaya çıkan sizsiniz.

      Bu “kütüphane” acaba ne kadar geniş? Genom yaklaşık üç milyar “harf”, yani nükleotit (baz) uzunluğundadır. İnsan Genomu Projesi’nin bildirdiğine göre genomun tümü kâğıda aktarılsaydı, 200 tane büyük boy 1.000 sayfalık kitap doldururdu.

      Bu gerçekler, yaklaşık 3.000 yıl önce kaydedilen bir duayı akla getirir. Kutsal Kitapta, Mezmur (Zebur) 139:16 ayetinde şöyle okuruz: “Gözlerin beni ceninken gördü, bedenimin bütün kısımları . . . . Senin kitabında yazılıydı.” Elbette bu ayet bilimsel amaçla yazılmadı, fakat Yaratıcının üstün hikmetini ve gücünü anlatmak için kullandığı ifadeler basit olmasına rağmen şaşırtıcı derecede doğrudur. Mitoloji ve batıl inançlarla dolu eski zamanlara ait başka dinsel eserlerden ne kadar farklı!

      “Kütüphaneyi” Kim Kurdu?

      Mantıken, kayaya kazınmış “John 1800” yazısının kesinlikle zekâ ürünü olduğu sonucuna varırsak, DNA’da bulunan kat kat daha karmaşık ve anlamlı bilgiler için de aynısını söylemek gerekmez mi? Sonuçta nerede bulunursa bulunsun, nasıl aktarılırsa aktarılsın bilgi bilgidir. Bilgisayar ve enformasyon uzmanı Dr. Donald E. Johnson’ın da belirttiği gibi, kimya ve fizik kanunları karmaşık bilgiler ya da böyle bilgilerin kullanıldığı sistemler meydana getiremez. Bunun yanı sıra, bilgilerin karmaşıklığı arttıkça mantıken onları meydana getiren zekâ da daha üstün olmalı. “John 1800” gibi bir yazıyı bir çocuk bile yazabilir. Fakat yaşamın kodlarını sadece insanüstü bir zekâ oluşturabilir. Üstelik Nature dergisinin de ifade ettiği gibi, her yeni keşifle “biyolojideki karmaşıklık gözümüzde katlanarak artıyor.”

      DNA’daki karmaşık bilgilerin bilinçsiz, rastgele süreçlerin sonucu ortaya çıktığını düşünmek hem mantıkla hem de açıkça gözlemlenebilen gerçeklerle çelişir.b Buna inanmak, imandan ziyade körü körüne bir inanç olur.

      Evrimciler Yaratıcıyı saf dışı bırakmaya çalıştıkları için zaman zaman, sonradan yanlış olduğu anlaşılan fikirlere sarıldılar. Örneğin genomumuzun yaklaşık yüzde 98’ini “çöp” olarak adlandırdılar. Onlar bu kısımları, milyarlarca anlamsız kelimeden oluşan yemek tarifleriyle dolu bir kütüphane gibi görüyordu.

      Gerçekten “Çöp” mü?

      Biyologlar uzun zaman boyunca DNA’nın yalnızca proteinlerin üretimini sağlayan tarifler içerdiğini ve başka hiçbir işlevi olmadığını ileri sürdü. Ancak zaman içinde genomun yaklaşık olarak sadece yüzde 2’sinin protein kodları içerdiği anlaşıldı. Acaba DNA’mızın geri kalan yüzde 98’inin amacı nedir? Brisbane’daki (Avustralya) Queensland Üniversitesi’nde moleküler biyoloji profesörü olan John S. Mattick’in gözlemlerine göre, DNA’nın bu gizemli kısımları “ilk keşfedildiğinde bunların evrimden geriye kalan çöp oldukları varsayıldı.”

      “Çöp DNA” ifadesinin, evrimci Susumu Ohno tarafından türetildiği kabul edilir. O, “So Much ‘Junk’ DNA in Our Genome” (Genomumuzda Büyük Miktarda Bulunan “Çöp” DNA) başlıklı makalesinde DNA’nın bu kısımları hakkında şöyle yazdı: “Bunlar doğanın başarısız denemelerinin kalıntılarıdır. Yeryüzü, nesli tükenmiş canlı türlerinin fosil kalıntılarıyla dolu olduğuna göre, genomumuzun da geçmişten kalan ölü genlerin kalıntılarıyla dolu olmasına şaşmamak gerek.”

      Bu görüş genetik araştırmalarını nasıl etkiledi? Moleküler biyolog Wojciech Makalowski’nin dediğine göre, “çöp DNA” ile ilgili yaygın görüş nedeniyle “araştırmacıların büyük çoğunluğu kodlamayan [çöp] DNA üzerinde araştırma yapmaktan uzak durdu.” Ancak, “alay edilmeyi göze alarak rağbet görmeyen alanları inceleyen” az sayıda bilim insanı sayesinde “1990’ların başlarında çöp DNA . . . . ile ilgili yaygın görüş değişmeye başladı.” Biyologlar, DNA’nın bir zamanlar çöp olarak adlandırılan kısımlarını artık “genomik bir hazine olarak görüyor.”

      Mattick’e göre çöp DNA kuramı, bilim camiasının geleneksel görüşlerinin, “gerçeklerin tarafsız şekilde değerlendirilmesine engel olmasının” tipik bir örneğidir. O şöyle diyor: “[Kodlamayan DNA hakkında] keşfedilenlerin işaret edebileceği diğer olasılıkların fark edilmemesi, herhalde moleküler biyoloji tarihinde yapılan en büyük hatalardan biri olarak anılacak.” Açıkça görüldüğü gibi bilimsel gerçekler, çoğunluğun görüşüne göre değil kanıtlara göre belirlenmeli. Öyleyse, son zamanlarda bilimsel araştırmalarla elde edilen kanıtların “çöp” DNA’nın işleviyle ilgili neler ortaya koyduğuna bakalım.

      “Çöp” DNA’nın Yaşamsal Rolü

      Bir araba fabrikasında makineler kullanılarak araba parçaları üretilir. Bu parçalar, hücredeki proteinlere benzetilebilir. Bunun yanı sıra fabrikada parçaları aşama aşama birleştiren ve üretim hattını denetleyip düzenleyen araçlar ve sistemlere ihtiyaç duyulur. Hücre için de aynısı geçerlidir ve araştırmalara göre “çöp” DNA burada devreye girer. “Çöp” DNA’nın büyük çoğunluğu, düzenleyici RNA (ribonükleik asit) adı verilen karmaşık moleküllerin tariflerini içerir. Düzenleyici RNA, hücrenin gelişiminde, olgunlaşmasında ve işlevini yerine getirmesinde kilit rol oynar.c Matematiksel biyolog Joshua Plotkin Nature dergisine şu yorumda bulundu: “Bu esrarengiz düzenleyicilerin sadece var olması bile . . . . en basit şeylerle ilgili anlayışımızın şaşırtıcı derecede çocuksu olduğunu gösterir.”

      Ayrıca bir fabrikanın verimi, etkili bir iletişim sisteminin olmasına bağlıdır. Hücre için de aynı şey geçerlidir. Toronto Üniversitesi’nde (Kanada) hücre biyoloğu olan Tony Pawson şöyle açıklıyor: “Hücrede sinyallerin iletimi, birbirinden bağımsız sinyal yollarıyla değil, bir iletim ağıyla gerçekleştirilir.” Bu gerçek, sürecin tümünün önceden sanıldığından “hesaplanamayacak derecede daha karmaşık” olduğunu gösterir. Princeton Üniversitesi’nden (ABD) genetik bilimci Leonid Kruglyak’ın da söylediği gibi, “hücreler arası ve hücre içi etkinlikleri denetleyen mekanizma ve prensiplerden birçoğu hâlâ bir sırdır.”

      Hücreyle ilgili her yeni keşifle, bilim insanları hücrenin hiç ummadıkları kadar karmaşık bir düzene sahip olduğunu fark ediyor. Peki neden birçok bilim insanı, bilinen en gelişmiş bilgi depolama sisteminin ve yaşamın rastgele süreçlerle meydana geldiği iddiasında ısrar ediyor?

      [Dipnotlar]

      a Her nükleotit şu dört kimyasal bazdan birini içerir: adenin (A), sitozin (C), guanin (G), timin (T).

      b Evrimin mutasyonlar sonucu gerçekleştiği öne sürülmektedir. Sonraki makalede bu konu kısaca ele alınacak.

      c Yakın zamanda yapılan araştırmalar, uzun olan kodlamayan RNA’ların aslında çok karmaşık olduğunu ve normal gelişim için vazgeçilmez olduğunu gösterdi. Araştırmacılar, bu RNA’lardaki işlev bozukluklarının birçok kanser türü ile sedef ve Alzheimer gibi birçok hastalığın oluşmasında payı olduğunu keşfetti. Dolayısıyla bir zamanlar “çöp” olarak adlandırılan DNA kısımları, birçok hastalığın teşhis ve tedavisinin kapısını açabilir!

      [Sayfa 5’teki çerçeve]

      DNA’NIZIN UZUNLUĞU NE KADAR?

      Tek bir hücrenizdeki DNA iplikleri düzleştirilirse yaklaşık 2 metre uzunluğunda olur. Bedeninizin trilyonlarca hücresinin her birindeki DNA’yı çıkarıp tüm iplikleri uç uca ekleseydiniz, bazı tahminlere göre uzunluğu Dünya’yla Güneş arasındaki mesafenin neredeyse 1.340 katı olurdu. Işık hızında bu mesafeyi katetmek 185 saat sürerdi.

  • Hangi Görüş Daha Mantıklı?
    Uyanış!—2011 | Kasım
    • Hangi Görüş Daha Mantıklı?

      HİÇBİR insan yaşamın başlangıcına tanık olmadı. Benzer şekilde hiç kimse bir canlı türünün tamamen farklı bir canlı türüne, örneğin bir sürüngenin memeliye dönüştüğünü görmedi.a Dolayısıyla yaşamın nasıl başladığıyla ilgili bir sonuca varabilmek için elimizdeki kanıtlara bakmamız gerekir. Ayrıca bunu yaparken kanıtları kendi görüşümüze uydurmaya çalışmaktansa gösterdikleri sonucu kabul etmeliyiz.

      Ancak birçok ateist, bilime tamamen maddeci bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Maddecilik felsefesi, yaşamın tamamen maddi etkenler sonucu ortaya çıktığını varsayar. Evrimci Richard C. Lewontin şöyle yazmıştı: “Her şeyden önce sarıldığımız bir inanç var, maddeciliğe bağlıyız. . . . . Maddecilikten ödün verilemez. Çünkü Yaratıcının kapıdan içeri bir adım bile atmasına izin veremeyiz.” Bu nedenle maddeciler sahip oldukları tek alternatife sarılıyorlar: Evrim.

      Dindar insanlar da, bilimle ilgili bakış açılarını çarpıtan önyargılara sahip olabilir. Daha önce değinildiği gibi, bazı Yaratılışçı gruplar Kutsal Kitabı harfi harfine yorumladıkları için Tanrı’nın nispeten yakın bir tarihte dünyayı gerçek anlamda altı günde yarattığına dair yanlış bir inanca sahipler. Her şeyden önce bu inanca sarıldıklarından, kanıtları kendi görüşlerine uyması için zorluyorlar. (9. sayfadaki “Bir ‘Günün’ Uzunluğu Ne Kadar?” başlıklı çerçeveye bakın.) İster Kutsal Kitapla ilgili ister bilimle ilgili olsun, çarpık bir görüşe sahip insanlar imanlarını dayandıracakları sağlam bir temel aradıklarında, sorularına tatmin edici cevaplar bulamıyorlar.

      Hangi Görüş Tüm Gerçeklerle Uyumludur?

      Bazı evrimciler, canlıları oluşturan karmaşık moleküllerin meydana gelmesinin şu şekilde gerçekleştiğine inanıyor:

      1. Gerekli elementler bir şekilde bir araya gelerek temel molekülleri oluşturdu.

      2. Bu moleküller DNA, RNA ve proteini oluşturmak üzere doğru sıralarda dizilerek, yaşam için gereken işlevlerin yerine getirilmesini sağlayacak bilgileri kodlamayı başardı.

      3. Bu moleküller gerekli sıralarda eksiksiz şekilde dizilerek, bir şekilde kendini kopyalamayı başardı. Çünkü kendini kopyalayabilme yeteneği (replikasyon) olmadan ne yaşam ne de evrim mümkündür.

      Peki yaşamı oluşturan moleküller, bir tasarımcı olmadan nasıl meydana geldi ve olağanüstü yeteneklerini nasıl kazandı? Evrimcilerin araştırmaları yaşamın kökeniyle ilgili yeterli ve tatmin edici açıklamalar ve cevaplar sunamıyor. Aslında yaşamın bir Yaratıcının müdahalesi olmadan oluştuğunu söyleyenler, zekâdan yoksun moleküllerin ve doğa güçlerinin tanrısal güçlere sahip olduğunu iddia etmiş olur.

      Ancak gerçekler neye işaret ediyor? Şimdiye dek elde edilen kanıtlar, moleküllerin karmaşık canlı türlerine dönüştüğünü değil şunu ortaya koyar: Fizik yasaları gereği karmaşık şeyler, örneğin makineler, evler ve canlı hücreler zamanla çürür ve bozulur.b Evrimciler ise bunun tam tersinin meydana gelebileceğini söylüyor. Örneğin Evolution for Dummies adlı kitapta şu ifade yer alıyor: “Dünyamız . . . . Güneş’ten bol bol enerji alır. Bu enerji de karmaşıklığın artışını sağlayan güçtür.”

      Düzensizliği düzene dönüştürmek için enerji elbette gereklidir. Örneğin tuğlalarla, keresteyle ve çivilerle bir ev inşa edilmesi için enerji sarf edilmesi gerekir. Ancak bu enerji dikkatle kontrol edilmeli ve özenle yönlendirilmelidir. Çünkü, güneşin ve hava koşullarının etkisi sonucu evlerin aşınmasından da görüldüğü gibi, kontrolsüz enerji aslında bozulmayı hızlandırır.c Evrime inananlar enerjinin, düzenli şekilde nasıl yönlendirildiği konusuna açıklık getiremiyor.

      Öte yandan yaşam ve evren, “muazzam gücü” ve üstün hikmeti olan bir Yaratıcının eseri olarak düşünülürse, yaşamdaki karmaşık bilgi depolama sisteminin nasıl var olduğu açıklanabilir. Bunun yanı sıra, gökadalardan küçücük atomlara kadar tüm maddeyi yönlendiren yasaların nasıl bu kadar hassas bir denge içinde olabildiği sorusuna da cevap verilebilird (İşaya 40:26).

      Yaratıcının varlığına inanmak ayrıca, evrenin bir başlangıcı olduğuna dair yaygın çapta kabul edilen görüşle bağdaşır. Başlangıç 1:1 ayeti, “Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı” der.

      Yeni keşifler yapıldıkça, maddecilik felsefesi savunulması zor bir görüş haline geliyor. Bu durum nedeniyle bazı ateistler görüşlerini gözden geçirdi.e Hatta eskiden ateist olan bazıları evrendeki harikaların, Yaratıcımız Yehova Tanrı’nın ‘görünmez niteliklerinin’ ve ‘sonsuz gücünün’ görünür kanıtları olduğu sonucuna vardı (Romalılar 1:20). Siz de bu konuya daha yakından bakmak ister misiniz? Bundan daha büyük önem taşıyan, hayatınızı daha derinden etkileyecek bir konu olamaz.f

      [Dipnotlar]

      a Biyolog Ernst Mayr evrime kesinlikle inansa da, evrime kanıt olarak gösterilen “fosil kaydında çok sayıda boşluk” olduğunu, yani fosil kaydında yeni hayvan gruplarının birdenbire ortaya çıktığını kabul ediyor.

      b Bu bozulma, bilim insanlarının termodinamiğin ikinci yasası olarak adlandırdığı yasanın sonucudur. Basitçe ifade edilirse, bu yasaya göre düzenin doğal eğilimi, bozularak düzensizliğe dönüşme yönündedir.

      c DNA’nın bazı etkenler sonucunda, örneğin radyasyona veya belli kimyasal maddelere maruz kalarak mutasyona uğraması mümkündür. Fakat bu, yeni türlerin ortaya çıkmasına neden olmaz. (Uyanış! dergisinin Eylül 2006 tarihli sayısındaki “Evrim Gerçek mi?” başlıklı makaleye bakın.)

      d Yehova’nın Şahitleri tarafından yayımlanan Sizinle İlgilenen Bir Yaratıcı Var mı? adlı kitaba bakın.

      e Kasım 2010 tarihli Uyanış! dergisindeki “Ateist Olarak Yetiştirildim” başlıklı makaleye bakın.

      f Yaşamın yaratılışla mı yoksa evrimle mi var olduğu konusunda daha fazla bilgi için, Yehova’nın Şahitleri tarafından yayımlanan Hayat Nasıl Başladı? ve Yaşamın Kökeni Hakkında Beş Önemli Soru adlı kitapçıklara bakın.

      [Sayfa 8’deki çerçeve]

      İNSAN EVRİMLEŞİYOR MU BOZULUYOR MU?

      Bazı bilim insanları, insan genomunun biriken mutasyonlar, yani kusurlar sonucunda giderek bozulduğuna dair ciddi kaygılarını dile getiriyor. Eğer doğruysa, bu bulgu evrim geçirerek geliştiğimiz fikrine ters düşer. Öte yandan insan genomunu Tanrı yarattıysa, neden kusurları var? Kutsal Kitap bilimsel araştırmaların açıklayamadığı bir gerçeği açıklar: İnsandaki kusurluluk günahtan, yani Tanrı’ya itaatsizlikten kaynaklanır. Romalılar 5:12’de şöyle okuruz: “Günah bir insan [Âdem] aracılığıyla ve ölüm günah aracılığıyla dünyaya girdi.” Dolayısıyla insan genomunun giderek bozulması, evrimi çürütür fakat Kutsal Kitabı destekler. Peki genomumuz bozulmaya hep devam mı edecek? Hayır, çünkü Yaratıcımız, dünyanın gidişatına müdahale edeceğine ve ilk atalarımızın yol açtığı tüm zararı telafi edeceğine söz vermiştir. Genomumuzu, evrim gibi rastgele bir süreç değil, Yaratıcımız kusursuz hale getirecek (Vahiy 21:3, 4).

      [Sayfa 9’daki çerçeve]

      BİR “GÜNÜN” UZUNLUĞU NE KADAR?

      Kutsal Kitapta “gün” kelimesi farklı uzunluklardaki dönemler için kullanılır. Örneğin Başlangıç 2:4’te, altı yaratılış “gününün” tamamından “Yehova Tanrı’nın yeri ve göğü yaptığı gün” olarak söz edilir. Anlaşılan bu günlerden her biri oldukça uzun bir dönemdi. İlginç olarak, Kutsal Kitap ilk altı “günün” her birinin bitişinden özellikle bahsederken, yedinci günün bitişinden hiç bahsetmez. Çünkü o gün hâlâ devam etmektedir! (Başlangıç 2:3; İbraniler 4:4-6, 11).

      [Sayfa 8’deki resim]

      Kendi haline bırakılan şeyler bozulmaya eğilimlidir

      [Sayfa 8, 9’daki resim]

      Yaratıcının gücü ve diğer nitelikleri evrende açıkça görülür

Türkçe Yayınlar (1974-2026)
Oturumu Kapat
Oturum Aç
  • Türkçe
  • Paylaş
  • Tercihler
  • Copyright © 2025 Watch Tower Bible and Tract Society of PA
  • Kullanım Şartları
  • Gizlilik İlkesi
  • Privacy Settings
  • JW.ORG
  • Oturum Aç
Paylaş