Watchtower ONLINE KÜTÜPHANE
Watchtower
ONLINE KÜTÜPHANE
Türkçe
  • KUTSAL KİTAP
  • YAYINLAR
  • İBADETLER
  • Günaha Bakışımız Değişti mi?
    Gözcü Kulesi—2010 | 1 Haziran
    • Günaha Bakışımız Değişti mi?

      HIRİSTİYAN ÂLEMİNİN kiliselerinde papazlar yakın zamana kadar “yedi ölümcül günah”, yani şehvet, oburluk, açgözlülük, tembellik, öfke, kıskançlık ve gurur üzerine sık sık ateşli vaazlar verirdi. Çoğu defa papaz günahın korkunç sonuçlarını anlatır ve cemaati tövbeye çağırırdı. Bir yazar şöyle diyor: “Artık papazlar rahatsız edici konulara değinmeyip insanların kendilerini iyi hissedeceği konularda konuşmayı tercih ediyor.”

      Bazı köşe yazarları da aynı eğilimi fark etti. Aşağıda basından birkaç alıntı yer alıyor:

      ▪ “Günah, tövbe ve kurtuluş gibi eski kavramların modası geçti. Artık ibadet yerlerinde insanın nasıl özsaygı ve özsevgi duyacağını anlatan rahatlatıcı sözler moda” (Star Beacon, Ashtabula, Ohio).

      ▪ “Günah bilinci ve günah işleme korkusu neredeyse tamamen ortadan kalktı” (Newsweek).

      ▪ “Artık ‘Tanrı benden ne istiyor?’ diye değil, ‘Tanrı benim için ne yapabilir?’ diye soruyoruz” (Chicago Sun-Times).

      Günümüz toplumları farklı kesimlerden gelen insanlardan oluşuyor ve herkes her şeyi hoş görebiliyor. İnsanlar ahlaki yargılarda bulunmaya çekiniyor. Böyle yargılarda bulunmanın artık doğru olmadığı söyleniyor. En büyük günah başka birinin davranışlarını yargılamakmış gibi görünüyor. Dolayısıyla insanlar şöyle düşünüyor: ‘İnandığınız şeyler sizin için iyi olabilir, fakat sakın kendi fikirlerinizi başka birine benimsetmeye çalışmayın. Zamanımızda insanlar yaşamlarını farklı değerler üzerine kuruyor. Ahlaksal gerçekler kimsenin tekelinde değil. Başkalarının değerleri de sizinki kadar geçerli.’

      Bu tarz bir mantık insanların sözcük dağarcığını da etkiledi. Günahtan söz eden birine hemen yobaz damgası vuruluyor. Artık “zina” sözcüğünün yerini “beraber yaşamak” aldı. Ya da birinin “eşcinsel” olduğu değil, sadece “cinsel tercihlerinin farklı olduğu” söyleniyor.

      İnsanların “normal” ya da “günah” olarak kabul ettiği şeylerde büyük bir değişim olduğu ortada. Peki neden? Günah kavramına ne oldu? Sizin bu konuya bakışınız önemli mi?

  • İnsanların Günaha Bakışında Değişen Ne?
    Gözcü Kulesi—2010 | 1 Haziran
    • İnsanların Günaha Bakışında Değişen Ne?

      “İLK atamızın suçu yüzünden başımıza gelen korkunç felaket, yani İlk Günah, modern zihniyete uymuyor. Aynı şey günah kavramının kendisi için de geçerli. . . . . Adolf Hitler ve Josef Stalin gibi kişilerin yaptıkları günah olabilir, fakat geri kalanlarımız koşulların ve talihsizliğin kurbanı” (The Wall Street Journal).

      Yukarıdaki alıntının da gösterdiği gibi bugün insanların zihninde günah kavramı büyük bir soru işareti. Peki neden? Değişen ne? İnsanların bugün bu kadar itici bulduğu günah kavramı aslında nedir?

      Günah kavramının iki yönü var: Biri ilk insan çiftinin işlediği ve ana babadan çocuklarına geçen günah, diğeri de insanların kişisel suç ve yanlışları. İlki, istemeden de olsa doğuştan sahip olduğumuz bir şeydir. İkincisi ise bizim yaptığımız bir şeydir. Şimdi günah kavramının bu iki yönüne daha yakından bakalım.

      İlk Günah Bizi Etkilemiş Olabilir mi?

      Kutsal Kitaba göre ilk ana babamız Tanrı’nın emrine itaatsizlik etti ve işlenen bu “ilk günah” tüm insanlığa geçti. Dolayısıyla kusurluluk doğduğumuz andan itibaren bir leke gibi hepimize bulaşmış durumdadır. Davut peygamber de insanların durumunu şu sözlerle dile getirdi: “Suç içinde dünyaya geldim, annem bana gebe kaldığından beri günah içindeyim” (Mezmur 51:5).

      Ancak kiliseye giden birçok kişi, kendilerinin sorumlu olmadığı, çok eskiden işlenmiş bu günah yüzünden tüm insanların doğuştan günahkâr olduğu fikrini anlaşılmaz ve kabul edilemez buluyor. Bir ilahiyat profesörü olan Edward Oakes’a göre insanların bu öğretiye “gösterdikleri tepki mahcup bir sessizlik veya kesin bir inkâr oluyor; ya da ‘ilk günahı’ yarım ağızla da olsa kabul ediyorlar, fakat inançlarında nereye oturtacaklarını bilemiyorlar.”

      İnsanların “ilk günah” kavramını kabul etmesini zorlaştıran bir etken kiliselerin bu konuda öğrettikleridir. Örneğin Trento Konsili’nde (1545-1563) kilise, yeni doğmuş bir bebeğin günahlarının bağışlanması için vaftiz edilmesi gerektiğini kabul etmeyen herkesi mahkûm etti. İlahiyatçılar, vaftiz edilmeden ölen bir bebeğin, günahlarından arınmamış olduğu için Tanrı’nın huzuruna ebediyen çıkamayacağını söyledi. Hatta Protestan bir ilahiyatçı olan Calvin (1509-1564) daha da ileri giderek ‘bir bebeğin, annesinin rahminden kendi lanetiyle doğduğunu’ öğretti. Calvin’e göre bebekler günahkâr yapılarından dolayı ‘Tanrı’da nefret ve tiksinti uyandırıyorlardı.’

      Çoğu insana göre yeni doğan bebekler öyle masumdur ki, onların Âdem ve Havva’nın günahı yüzünden acı çekmek zorunda olduğunu düşünmek insanın doğasına aykırıdır. Kiliselerin bu tür öğretileri yüzünden insanların “ilk günah” öğretisini itici bulması gayet anlaşılırdır. Hatta bazı din adamları bile vaftiz edilmemiş bir bebeğin cehenneme mahkûm olduğu görüşünü kabul edememiştir. Onlar için bu bebeklerin sonunda nereye gideceği dinsel bir ikilem olmuştur. Vaftiz edilmemiş masum canların Limbo adı verilen, cennetle cehennem arasındaki bir yerde bulunduğu öğretisi, hiçbir zaman bir kilise dogması olmadıysa da, geleneksel bir Katolik öğretisiydi.a

      19. yüzyılda filozoflar, bilim insanları ve ilahiyatçılar Kutsal Kitap kayıtlarının tarihsel doğruluğunu sorgulamaya başladı. “İlk günah” inancının zayıflamasına yol açan bir etken de buydu. Darwin’in evrim teorisi, Âdem ve Havva’yla ilgili öyküyü birçok insan için efsane sınıfına soktu. Tüm bunların sonucunda birçokları Kutsal Kitabın artık Tanrı ilhamı değil, yazarların zihniyetinin ve benimsedikleri geleneklerin ürünü olduğunu düşünüyor.

      Bu durumda “ilk günah” öğretisinin bir anlamı kalıyor mu? Eğer kiliseye gidenler Âdem ve Havva’nın hiç yaşamamış, hayali kişiler olduğuna inanırsa, onlar için mantıken ortada işlenen bir günah da olamaz. Tüm insanlığın mükemmellikten uzak olduğunu kabul edenler için bile “ilk günah” kavramı, insanlığın kusurlu olduğunu söylemenin sadece başka bir yoludur.

      Buraya kadar “ilk günah” düşüncesini, yani ilk ana babamızdan miras aldığımız günah kavramını ele aldık. Peki insanın şahsen işlediği günahlar için ne denebilir?

      Gerçekten Günah mı?

      İnsanlara günah denince akıllarına ne geldiği sorulduğunda, birçoğu On Emri, yani cinayet, şehvet, evlenmeden cinsel ilişkiye girmek, hırsızlık ve benzeri davranışlarla ilgili yasakları düşünüyor. Kiliselerin eski öğretilerine göre, bu günahlardan tövbe etmeden ölenler ebediyen cehennemde azap çekecekti.b

      Katolik Kilisesi böyle bir akıbetten kaçınmak isteyenlerin bir papaza günah çıkarması gerektiğini söyler ve Kiliseye göre papazlar günahları affetme yetkisine sahiptir. Ancak çoğu Katolik için günah çıkarma, bağışlanma ve tövbe törenleri artık geçmişte kaldı. Örneğin bir süre önce yapılan bir araştırmaya göre İtalyan Katoliklerin yüzde 60’ından fazlası artık günah çıkarmak için kiliseye gitmiyor.

      Kilisenin günah kavramı ve sonuçlarıyla ilgili açıklamalarının, insanların günah işlemesine engel olmadığı açıktır. Kiliseye giden birçok kişi, genelde günah sayılan şeylerin yanlış olduğuna artık inanmıyor. Bazıları ‘Eğer iki kişi kendi rızasıyla birlikte oluyorsa ve üçüncü bir kişi zarar görmüyorsa bunun kime zararı var?’ diye düşünüyor.

      Böyle bir düşünce tarzının ardında yatan nedenlerden biri, belki de kişilerin günah hakkında öğretilen şeylere ikna olmayışıdır. Gerçekten de birçok kişi, sevgi dolu bir Tanrı’nın günahkârlara cehennemde sonsuza dek azap çektireceğine inanmakta zorlanıyor. Günah konusunun ciddiyetini kaybetmesinin bir nedeni belki de bir ölçüde bu yaklaşıma bağlıdır. Ancak günaha bakışın değişmesine yol açan başka etkenler de var.

      Geleneksel Değerlerin Reddedilmesi

      Son yüzyıllarda yaşanan olaylar toplumda ve insanların düşünce tarzında muazzam bir değişikliğe sebep oldu. İki dünya savaşı, sayısız küçük savaş ve çeşitli soykırımlar, birçok kişinin geleneksel değerleri sorgulamasına yol açtı. Onlar ‘Teknolojik açıdan gelişmiş bir dünyada, bugünün gerçekleriyle alakası olmayan eski standartlara göre yaşamanın bir anlamı olabilir mi?’ diye sormaya başladılar. Meseleleri akıl ve ahlak açısından değerlendiren birçok kişi bunun anlamsız olduğu sonucuna vardı. Böyle kişiler insanlığın ancak eğitim yoluyla en üst seviyeye ulaşabileceğine, bazı ahlak zincirlerinden ve batıl inançlardan kurtulması gerektiğine inanıyor.

      Bu düşünce tarzı insanların dinsel fikirlerden tamamen uzaklaşmasına yol açtı. Birçok Avrupa ülkesinde artık çok az kişi kiliseye gidiyor. Özel bir inancı olmayanların sayısı giderek artıyor ve birçok kişi kilise öğretilerini saçma bulduğundan bunlara açıkça düşman kesiliyor. ‘Eğer insanlar sadece “doğal seçilim” sonucunda evrimlenerek ortaya çıkmışsa, ahlaki suçlardan söz edilemez’ diye düşünüyorlar.

      20. yüzyılda batı dünyasında ahlak standartlarındaki katı görüşlerden genel bir uzaklaşma oldu. Bunun yol açtığı birçok gelişmeden biri “cinsel devrim”di. Öğrenci protestoları, karşı-kültür hareketleri ve güvenilir doğum kontrol yöntemleri, geleneksel olarak doğru kabul edilen fikirlerin reddedilmesinde rol oynadı. Böylece çok geçmeden Kutsal Kitaba özgü değerler altüst oldu. Yeni ahlak değerlerine ve günah konusunda yeni bir bakış açısına sahip bir nesil ortaya çıktı. Bir yazara göre, o zamandan itibaren “tek kanun sevgi kanunu oldu.” Bu da en başta, evlilik dışı cinsel ilişkilerin yaygın ölçüde kabul edilmesine yol açtı.

      Ahlaki Talepleri Olmayan Dinsel Anlayış

      Amerika Birleşik Devletleri’ndeki durum hakkında Newsweek dergisi açıksözlülükle şöyle dedi: “İnsanların seçebileceği bu kadar çok inancın olduğu bir ‘pazarda’ birbiriyle rekabet eden din adamları ‘müşteri’ kaybetmeyi göze alamıyor.” Onlar ahlaksal konularda ağır taleplerde bulunurlarsa kilise üyelerini kaybedeceklerinden korkuyorlar. İnsanlar alçakgönüllü, özdenetim sahibi ve erdemli olmaları ya da vicdanlarının sesini dinleyip günahlarından tövbe etmeleri gerektiğini duymak istemiyor. Chicago Sun-Times gazetesine göre, “birçok kilise İncil’e sırt çevirip insanları rahatlatan, her şeyin onların çevresinde döndüğünü söyleyen ve bencilliğe teşvik eden bir Hıristiyanlık mesajı vaaz ediyor.”

      Bu düşünce tarzı, Tanrı’yı kendi dilediği şekilde tanımlayan bir dinsel kültür yarattı. Ayrıca Tanrı ile O’nun bizden istediklerine değil, insana ve onun özsaygısını artırmaya odaklanan dinsel akımlar ortaya çıktı. Artık tek hedef cemaatin ihtiyaçlarını karşılamaktı. Fakat sonuç öğretiden yoksun bir din oldu. The Wall Street Journal “Eskiden Hıristiyanlığa özgü ahlak kuralları vardı. Şimdi onların boşluğunu ne dolduruyor?” diye soruyor. Gazete şöyle cevap veriyor: “İyi bir insan olmanın yeterli olduğu, hoşgörüye dayanan bir ahlak anlayışı.”

      Tüm bunların sonucunda doğal olarak ‘İnsana kendini iyi hissettiren her din iyidir’ düşüncesi doğuyor. The Wall Street Journal’a göre, bu görüşe sahip her birey “belirgin ahlaki talepleri olmayan ve insanı yargılamak yerine rahatlatan herhangi bir inancı benimseyebilir.” Kiliseler de hiçbir ahlaki talepte bulunmadan herkesi “olduğu gibi kabul etmeye” hazır.

      Şu ana kadar ele aldığımız düşünceler Kutsal Kitabı okuyan kişilere elçi Pavlus’un MS birinci yüzyılda kaleme aldığı şu sözleri hatırlatabilir: “Öyle bir dönem gelecek ki, insanlar bu sağlıklı öğretime katlanamayacak ve kulaklarına hoş gelen şeyleri duymak için kendi arzularına göre öğretmenler toplayacaklar. Hakikat sözüne kulaklarını tıkayıp masallara sapacaklar” (2. Timoteos 4:3, 4).

      Din adamları günahı mazur gördüğünde, onun varlığını inkâr ettiğinde ve kilise üyelerine Kutsal Kitabın sözleri yerine kulağa hoş gelen şeyler söylediğinde, aslında cemaatlerine büyük bir kötülük yapıyor. Onların bu öğretim tarzı yanlış ve tehlikelidir. Ayrıca Hıristiyanlığın temel öğretilerinden birini çarpıtır. Günah ve bağışlanma İsa ile elçilerinin öğrettiği iyi haberin temel taşlarından biridir. Tüm bunlar gelecek makalede ele alınacak.

      [Dipnotlar]

      a Katoliklerin kateşizmlerinden (inanç ve ibadet kılavuzu) Limbo öğretisinin çıkarılma nedeni belki de Kutsal Kitaba aykırı bu öğretinin yol açtığı karışıklıktı. Sayfa 10’daki “Bir Kilise Öğretisinde Köklü Bir Değişiklik” başlıklı çerçeveye bakın.

      b Cehennemde sonsuz azap inancı Kutsal Kitaba dayanmaz. Daha fazla bilgi için Mukaddes Kitap Aslında Ne Öğretiyor? kitabının “Ölüler Nerede Bulunuyor?” başlıklı 6. bölümüne bakın. Bu yayın Yehova’nın Şahitleri tarafından yayımlanmıştır.

      [Sayfa 7’deki pasaj]

      Ahlaki talepleri olmayan dinsel anlayış kötü sonuçlar doğurur

      [Sayfa 6’daki çerçeve]

      ‘Günah mı? Biz Onu Aştık’

      ▪ “Kilisenin bugün karşı karşıya bulunduğu en büyük ikilemlerden biri budur. Artık kendimizi affedilmeye muhtaç ‘günahkârlar’ olarak görmüyoruz. Günah mı? Bu belki eskiden bir sorundu, fakat biz onu aştık. Kilisenin günah sorununa bir çaresi varsa da, bugün çoğu Amerikalının gözünde günah zaten bir sorun değil; en azından büyütülecek bir mesele değil” (John A. Studebaker, Jr., din yazarı).

      ▪ “İnsanlar şöyle diyor: ‘Ahlak konusunda yüksek beklentilerim var ve başkalarından da bunu bekliyorum. Fakat hepimiz insanız; ben elimden geleni yapmaya çalışıyorum.’ Ahlak konusunda bir orta yol bulduk, ne çok iyiyiz ne çok kötü. ‘Bu bize yeter’ diye düşünüyoruz. İyi bir komşu olmaya çalışıyoruz. Fakat günah gibi daha ciddi konuları göz ardı ediyoruz” (Albert Mohler, Southern Baptist Theological Seminary başkanı).

      ▪ “Kültür, bir zamanlar yasaklanan [yedi ölümcül günah diye adlandırılan] şu şeyleri şimdi yüceltiyor: Anne babalar gururun özsaygı için şart olduğunu düşünüyor. Bir grup Fransız aşçı oburluğun artık günah sayılmaması için Vatikan’a ricada bulundu. Magazin kültürünü yaşatan şey kıskançlıktır. İnsanlarda şehvet duyguları uyandırmak bir reklamcılık yöntemidir. Mağdur olan biri öfkelenmekte haklıdır. Üstelik hangimiz ara sıra tembellik yapmak istemez ki!” (Nancy Gibbs, Time dergisi).

      [Sayfa 5’teki resim]

      Bugün birçok kişi Âdem ve Havva’yla ilgili olayı bir efsane olarak görür

  • Günah Hakkındaki Gerçek
    Gözcü Kulesi—2010 | 1 Haziran
    • Günah Hakkındaki Gerçek

      HASTA biri termometreyi kırarak ateşi olmadığını ispatlayabilir mi? Tabii ki hayır! Benzer şekilde birçok kişinin Tanrı’nın günahla ilgili görüşünü reddetmesi de günahın var olmadığı anlamına gelmez. Tanrı’nın Sözü olan Kutsal Kitap günah konusuna çok yer verir. Şimdi Kutsal Kitabın dediklerine bakalım.

      Herkes Günahkâr Durumda

      Yaklaşık iki bin yıl önce İsa’nın elçilerinden Pavlus ‘istediği iyi şeyi yapmadığı, hep istemediği kötü şeyi yaptığı’ için duyduğu üzüntüyü dile getirmişti (Romalılar 7:19). Dürüst olmak gerekirse her birimiz aynı durumdayız. Belki On Emre veya başka bir davranış standardına göre yaşamak istiyoruz. Ancak hoşumuza gitsin ya da gitmesin bunu tam olarak başaramıyoruz. Bunun sebebi herhangi bir kuralı çiğnemeyi kasıtlı olarak seçmemiz değil, sadece zayıf olmamızdır. Peki neden? Pavlus bunu şöyle yanıtlar: “İstemediğim şeyi yapıyorsam, bu artık benim eserim değil, içimde yaşayan günahın eseridir” (Romalılar 7:20).

      Pavlus gibi hepimizin doğuştan zayıflıkları var; bu, günahkâr ve kusurlu olduğumuzun kanıtıdır. Elçi Pavlus, “Hepsi günah işledi ve hiç kimse Tanrı’nın yüceliğini yansıtamadı” dedi. Bu durumun nedeni neydi? Pavlus sözlerine şöyle devam etti: “Günah bir insan [Âdem] aracılığıyla ve ölüm günah aracılığıyla dünyaya girdi, ölüm de tüm insanlara geçti; çünkü hepsi günah işledi” (Romalılar 3:23; 5:12).

      Birçokları, ilk ana babamızın işlediği suç yüzünden insanların Tanrı’dan uzaklaşmış olması ve o ilk kusursuzluğu kaybetmesi fikrini reddetse de, Kutsal Kitap aslında durumun böyle olduğunu öğretir. İsa peygamber de yetkili bir kaynak olarak gördüğü Başlangıç kitabının ilk bölümlerinden alıntı yaparak Âdem ile Havva’yı anlatan kayda inandığını göstermişti (Başlangıç 1:27; 2:24; 5:2; Matta 19:1-5).

      Kutsal Kitabın temel öğretilerinden biri, İsa peygamberin kendisine iman edenleri günahkâr durumlarından kurtarmak için yeryüzüne gelmesidir (Yuhanna 3:16). Yehova Tanrı bunu takdir eden insanları içinde bulundukları çıkmazdan kurtaracak. Geleceğimiz bu düzenlemeyi kabul etmemize bağlıdır. Fakat Tanrı’nın bakış açısına göre günahın ne olduğunu net olarak kavramazsak, O’nun bizi kurtarmak için yaptığı düzenlemeyi de anlayamayız.

      İsa’nın Canını Vermesi Neden Gerekliydi?

      Yehova ilk insan olan Âdem’e sonsuza dek yaşama ümidi vermişti. Ancak Âdem Tanrı’ya isyan ederse bu muhteşem geleceği kaybedecekti. O isyan etti ve günahkâr oldu (Başlangıç 2:15-17; 3:6). Tanrı’nın isteğine aykırı davrandı, kusursuz durumunu kaybetti ve Tanrı’yla arasındaki ilişkiyi bozdu. Âdem Tanrı’nın kanununu çiğneyerek günah işlediğinde yaşlanmaya başladı ve sonunda öldü. Ne yazık ki biz de dahil Âdem’in tüm soyu günahkâr doğdu ve bu yüzden ölüme mahkûmuz. Peki neden?

      Bunun nedeni çok basittir. Kusurlu ana babalar kusursuz çocuklar meydana getiremez. Âdem’in tüm soyu günahkâr doğdu ve elçi Pavlus’un dediği gibi “günahın ödediği ücret ölümdür” (Romalılar 6:23). Ancak bu ayetin devamı bize ümit verir: “Tanrı’nın verdiği armağan ise Efendimiz Mesih İsa aracılığıyla sonsuz yaşamdır.” Yani İsa’nın canını fidye olarak vermesi sayesinde, itaatli ve takdirkâr insanların Âdem’in işlediği günahın etkilerinden temizlenmesi mümkündüra (Matta 20:28; 1. Petrus 1:18, 19). Bu gerçeği öğrenmek sizde nasıl duygular uyandırmalı?

      Mesih’in Sevgisi ‘Bizi Zorluyor’

      Tanrı’nın Sözü bu soruya şöyle cevap verir: “Bizi zorlayan güç Mesih’in sevgisidir; çünkü şu sonuca vardık: Tek bir insan herkes uğruna öldü. . . . . Evet, o herkes için öldü ki, yaşayanlar artık kendileri için değil, kendileri uğruna ölen ve diriltilen için yaşasınlar” (2. Korintoslular 5:14, 15). Eğer bir kişi İsa’nın fidyesinin kendisini günahın etkilerinden kurtarabileceğini kabul eder ve bu düzenlemeye duyduğu takdiri göstermek isterse, Tanrı’nın isteğine göre bir yaşam sürmeye çalışmalıdır. Bunun kapsamına Tanrı’nın taleplerini öğrenmek, vicdanını Kutsal Kitap standartlarına göre eğitmek ve buna göre bir yaşam sürmek girer (Yuhanna 17:3, 17).

      Suç işlemek Yehova Tanrı’yla ilişkimize zarar verir. Eski İsrail krallarından Davut, Batşeba isimli bir kadınla zina yapmış ve sonra kadının kocasını öldürtmüştü. Davut bu yaptıklarının ciddiyetini anladığında şüphesiz büyük utanç duydu. Fakat onun için en önemlisi, günahlarının Tanrı’yı üzmüş olmasıydı. Tövbekâr bir şekilde Yehova’ya şu itirafta bulundu: “Sana karşı, yalnız Sana karşı günah işledim, Senin gözünde kötü olanı yaptım” (Mezmur 51:4). Benzer şekilde eskiden yaşamış imanlı bir adam olan Yusuf da cinsel ahlaksızlık yapma ayartmasıyla karşılaştığında vicdanı onu şöyle söylemeye yöneltti: “Nasıl böyle büyük bir kötülük yapıp Tanrı’ya karşı günah işlerim?” (Başlangıç 39:9).

      Öyleyse günah, yaptığımız kötü bir şey ortaya çıktığı için kendimizi kötü hissetme ya da bir standardı karşılayamadığımız için topluma veya çevremize hesap verme meselesi değildir. Cinsellik, dürüstlük, saygı, ibadet ve benzeri konularda Tanrı’nın kanunlarını çiğnemek O’nunla kişisel ilişkimize zarar verir. Eğer bile bile günah işlersek kendimizi Tanrı’nın düşmanı haline getiririz. Bu üzerinde ciddiyetle düşünmemiz gereken bir gerçektir (1. Yuhanna 3:4, 8).

      Öyleyse günah konusunda değişen nedir? Aslında günah kavramının kendisi değişmedi. Sadece insanlar günahı olduğundan daha önemsiz gösterme amacıyla ona farklı isimler vermeye başladılar. Birçoğu vicdanını ya köreltti ya da onun sesini dinlemez oldu. Tanrı’nın onayını kazanmak isteyenler bu tür bir eğilime direnmelidir. Gördüğümüz gibi “günahın ödediği ücret” sadece incinmiş bir ego veya utanç değil, ölümdür. Günah bir ölüm kalım meselesidir.

      Fakat ne mutlu ki, İsa’nın canını vererek bizim için sağladığı fidye sayesinde bağışlanmamız mümkündür. Pavlus şöyle yazdı: “Suçları bağışlanmış ve günahları örtülmüş olanlara ne mutlu, Yehova tarafından günahı hiç hesaba alınmayan kişiye ne mutlu” (Romalılar 4:7, 8).

      [Dipnot]

      a İsa’nın ölümünün itaatli insanları nasıl kurtarabileceği hakkında daha ayrıntılı bilgi için Mukaddes Kitap Aslında Ne Öğretiyor? kitabının 47-54. sayfalarına bakabilirsiniz. Bu kitap Yehova’nın Şahitleri tarafından yayımlanmıştır.

      [Sayfa 10’daki çerçeve/​resim]

      Bir Kilise Öğretisinde Köklü Bir Değişiklik

      Kiliseye giden Katoliklerin büyük kısmı için Limbo tam olarak anlaşılamayan bir öğreti olmuştur. Bu öğreti son yıllarda yavaş yavaş yok oldu, öyle ki sonunda kateşizmlerden (inanç ve ibadet kılavuzu) çıkarıldı. 2007’de Katolik Kilisesi, “bazı teolojik ve kiliseye özgü nedenlere dayanarak, vaftiz edilmeden ölen bebeklerin kurtuluşa ve sonsuz mutluluğa erişmesinin ümit edilebileceğini” açıklayan bir belgeyle Limbo’nun “ölüm fermanını” imzaladı (Uluslararası İlahiyat Komisyonu).

      Bu kilise öğretisinde neden böylesine köklü bir değişiklik yapıldı? Fransız köşe yazarı Henri Tincq şöyle diyor: “İnsanlara istediğini yaptırmaya çalışan Kilise, ortaçağdan yirminci yüzyıla kadar ana babaların çocuklarını mümkün olduğunca çabuk vaftiz ettirmesini sağlamak için Limbo tehdidini kullanmaktan hiç çekinmedi.” Fakat bu öğretideki değişiklik sayesinde kilise kendini “külfetli bir mirastan” kurtarmış oldu. Ne var ki, Limbo öğretisinin “ölümü” başka tartışmalara yol açtı.

      Gelenek mi, Tanrı’nın Sözü mü? Tarihsel açıdan bakıldığında, Limbo inancı 12. yüzyıldaki ilahiyatçıların Arafla ilgili tartışmalarından doğdu. Katolik Kilisesi insan ölünce ruhunun yaşamaya devam ettiğini öğretiyordu. Dolayısıyla, vaftiz edilmediği için cennete gidemeyen, fakat cehennemi de hak etmeyen çocukların ruhları için bir yer bulmak gerekiyordu. Limbo fikri bu şekilde ortaya çıktı.

      Ancak Kutsal Kitap beden ölünce insanın görünmez bir kısmının yaşamaya devam ettiğini öğretmez. Tersine ölümden uykuya benzer bir bilinçsizlik durumu olarak söz eder (Vaiz 9:5, 10; Yuhanna 11:11-14). Beden ölünce insanın herhangi bir kısmı yaşamaya devam etmediğine göre Limbo diye bir yer de var olamaz.

      Kutsal Kitap iman eden ana babaların küçük çocuklarını Tanrı’nın kutsal gördüğünü söyler (1. Korintoslular 7:14). Eğer bebeklerin vaftizi kurtuluş için şart olsaydı, böyle bir düşünce anlamsız olurdu.

      Limbo öğretisi aslında Tanrı’ya bir hakaretti. O’nu gerçekte olduğu gibi adil ve sevgi dolu bir Baba değil de, masumları cezalandıran, gaddar bir zorbaymış gibi gösteriyordu (Tekrar 32:4; Matta 5:45; 1. Yuhanna 4:8). Kutsal Yazılara aykırı bu öğreti, doğal olarak her zaman samimi Hıristiyanların mantığına ters gelmiştir.

      [Sayfa 9’daki resim]

      Tanrı’nın Sözüne göre yaşayanlar O’nunla ve insanlarla iyi bir ilişkiye sahip olurlar

Türkçe Yayınlar (1974-2026)
Oturumu Kapat
Oturum Aç
  • Türkçe
  • Paylaş
  • Tercihler
  • Copyright © 2025 Watch Tower Bible and Tract Society of PA
  • Kullanım Şartları
  • Gizlilik İlkesi
  • Privacy Settings
  • JW.ORG
  • Oturum Aç
Paylaş